DHBT Dersleri-96-“İSLÂM’IN BELLİ BAŞLI AHLÂK PROBLEMLERİNE BAKIŞI”

Sınav Defteri
Mayıs 17, 2020

İSLÂM’IN BELLİ BAŞLI AHLÂK PROBLEMLERİNE BAKIŞI

A) Ahlâkî Özgürlük

Özgürlük ahlâk düşüncesinin en temel problemi sayılabilir. Çünkü ahlâk insana iyiliği yapma kötülüğü terketme yönünde ödevler yükler ve bunlar-dan sorumlu tutar. Bunun gerçekleşebilmesi için insanın hem iyiliği isteme (irade) veya seçme (ihtiyar) özgürlüğüne hem de yapma özgürlüğüne ya da imkânına (istitâat) sahip olması gerekir.

Pratikte hiçbir insan, kendisinin temelde bu özgürlüklerden yoksun ol-duğunu düşünmez; hatta bu özgürlükleri doğuştan getirdiği bir hak olarak görür ve bunların elinden alınmasına kesinlikle karşı çıkar. Bununla birlikte gerek düşünce tarihinde gerekse çeşitli dinlerin teolojilerinde insanın tabiat kanunları veya Tanrı’nın iradesi karşısında özgür olup olmadığı, insanlık ta-rihinin en eski ve en şiddetli tartışma konuları arasında yer almıştır. Nitekim İslâm dünyasında ilk ihtilâf konusu olarak bilinen kader sorunu da esas iti-bariyle insanın özgür olup olmadığı ve bu özgürlüğün sınırının ne olduğu sorunudur.

Kader ve dolayısıyla insanın özgürlüğü meselesi daha İslâm’ın ilk za-manlarında müslümanların dikkatini çekmişti. Çünkü İslâm dini, bir yandan bütün varlıkların var olmasını, bütün olayların vukuunu, dolayısıyla insan-ların her türlü fiillerini, bu arada, “iradî” denilen davranışlarını Allah’ın ilim, irade ve kudretine bağlıyor ve bunları yaratanın Allah olduğunu; diğer yan-dan insanlara dinî, hukukî ve ahlâkî görev yükleyerek bunlardan sorumlu olduklarını bildiriyordu. Bu sebeple, daha Asr-ı saâdet’te konuyla ilgili so-rular sorulmaya başlamıştı. Fakat İslâm Peygamber’i, konunun aklî müna-kaşaya elverişli olmadığını müslümanlara münasip bir dille ifade ederek on-ları tartışmaya girmekten menetti. Kur’ân-ı Kerîm’de de kader-insan iradesi meselesini de içine alan “müteşâbih âyetler” hakkında tartışmanın uygun olmadığına işaret edilmişti.

Ne var ki, Asr-ı saâdet’ten sonra konu ile ilgili tartışmalar yeniden baş-ladı. Bu tartışmalar zamanla Cebriyye, Mu‘tezile ve Ehl-i sünnet (Eş‘ariyye ve Mâtürîdiyye) diye anılan başlıca üç görüş ve mezhebin doğmasına yol aç-tı. Bunlardan Cebriyye, insanın, Allah’ın kudret ve iradesi karşısında tam bir cebir altında bulunduğunu ve asla özgür olmadığını savunurken Mu’tezile kulların, kendi fiillerinin meydana getiricisi, yapıcısı ve yaratıcısı olduklarını, çünkü insanın irade sahibi hür bir varlık olduğunu ileri sürüyor; Resûlullah ile sahâbe-i kirâmın akaid sahasında tuttukları yolu izleyenler mânasına gelen “Ehl-i sünnet ve’l-cemâat” önderleri ise hem Allah’ın kazâ-kaderi ile küllî iradesini, hem de kulun sınırlı iradesini (irâde-i cüz’iyye) ispat etmeye çalışmak suretiyle ihtiyatlı bir yol izliyordu.

Netice itibariyle, Gazzâlî’nin de belirttiği gibi “Ehl-i sünnet mezhebi, Cebriyye ile Kaderiyye (kaderi inkâr edenler) arasında orta bir yol tuttu: On-lar, ne insanlarda (sonradan “cüz’î irade” denecek olan) ihtiyârı büsbütün yok saymışlar, ne de Allah’ın kazâ ve kaderini inkâr etmişlerdir. Aksine, kulların fiillerinin bir yönden kullardan, bir yönden de Allah’tan olduğunu, fiillerin ortaya çıkışında kulun seçme imkânının bulunduğunu ifade etmişlerdir.”

Gazzâlî, bu genel prensibi kabul etmekle birlikte, tasavvufî bir üslûpla irade hürriyetinin ispat edilemez olduğunu da ifade etmektedir (geniş bilgi için bk. Mustafa Çağrıcı, Anahatlarıyla İslâm Ahlâkı, s. 96-106).

Yukarıda işaret edilen teorik tartışmalar ne yönde gelişirse gelişsin, İs-lâm inancı bakımından gerçek olan şudur ki; zâtı, sıfatları ve fiilleri ile mut-lak ve ortaksız olan Allah, sınırsız ilmi, iradesi ve kudreti ile bütün âlemin ve bu arada insanın her türlü faaliyetlerinin hâlik ve mâlikidir. Kur’ân-ı Ke-rîm’in bu inancı telkin eden âyetleri, selim akla ve mümin kalbe, ilâhî kud-retin azameti karşısındaki küçüklüğünü, sınırlılığını ve aczini hissettirir. Böylece insan, bu üstün irade ve kudret karşısında kulluğunun şuuruna va-rır; O’nun himayesine ve hidayetine muhtaç olduğunu hisseder.

Öte yandan insan, kendisine baktığında, akıl sahibi bir varlık olarak, bazı davranış biçimleri arasında değer farklılığı gördüğünü ve bunlardan bi-rini veya ötekini seçip yapmak imkânına sahip olduğunu düşünür; bu yö-nüyle –Allah’ın lutuf ve ihsanı sayesinde– yeryüzündeki başka varlıklardan farklı olduğunun şuuruna varır ki, bu şuur da küllî ve ilâhî kanunun bir par-çasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’e bu açıdan bakıldığında, insanı bazı faaliyetlerinde hür iradeli kabul eden, bu sebeple ona vazifeler yükleyen ve sorumlu adde-den âyetler görülür.

Böylece, ahlâkta özgürlük problemi akıl ve bilgi planında çözülmeye ça-lışıldığı sürece çıkmazlarla karşılaşılmıştır. Hal böyle olunca, irade hürriye-tini, bir bilgi ve akıl konusu değil, iman konusu olarak ele almak gerekecek-tir. Bu yüzden İslâm Peygamber’i, kazâ ve kader konusunun münakaşa edilmesine rızâ göstermemiştir. Çünkü, bir yönüyle de insanın irade hürri-yetini ilgilendiren bu konunun münakaşası, teoride hiçbir kesin sonuca gö-türmeyeceği gibi, dinî inanç ve ahlâkî hayat bakımından sakıncalar doğura-bilecekti ve öyle olduğu da görülmüştür.

B) Ahlâkın Kaynağı

Din dışı ahlâk teorilerinde ahlâkın yahut ahlâkî ödevlerin kaynağının akıl, vicdan veya toplum olduğu yönünde çeşitli görüşler ileri sürülmüş, ciddi tartışmalar yapılmıştır. İslâm dini de gerek birey gerekse toplum olarak insana ve onun akıl, vicdan gibi mânevî kapasitelerine büyük değer ver-miştir. İnsanı görünür âlemin yegâne mükellef ve sorumlu varlığı olarak ta-nıyan Kur’ân-ı Kerîm’e göre Allah insanı en güzel bir tabiatta yaratmış (et-Tîn 95/4), ona kendi ruhundan üflemiştir (el-Hicr 15/29). Ancak insanın bu üstün ruhî cephesi yanında bir de topraktan yaratılan beşerî cephesi vardır. İşte insandaki bu ikilik onun ahlâkî bakımdan çift kutuplu bir varlık olması sonucunu doğurmuştur. “Allah insan nefsine fücûrunu da takvâsını da il-ham etmiş”, yani ona iyilik ve kötülüğün kaynakları olan kabiliyetleri bir-likte vermiştir. Dolayısıyla “Nefsini temiz tutan kurtuluşa ermiş, onu kirle-tense hüsrana uğramıştır” (eş-Şems 91/9-10).

İnsanın bu çift kutuplu tabiatı sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm’de onun ahlâkî hüküm ve tercihlerinde yanılabileceği de özellikle belirtilmiştir. Bu husus Hz. Yûsuf’un dilinden şu şekilde ortaya konmuştur: “Ben nefsimi temize çı-

karamam; çünkü nefis ısrarla kötülüğü emreder; ama rabbimin merhamet etmesi durumu başka. Rabbim bağışlayıcı ve merhametlidir” (Yûsuf 12/53)

Hz. Peygamber de kendisinin bile ancak Allah’ın lutfu sayesinde güzel ah-lâkı kazanabileceğini ifade eder (Müslim, “Müsâfirîn”, 201; Nesâî, “İftitah”, 16, 17).

İşte Kur’an’ın insan hakkındaki bu ihtiyatlı iyimserliği ve Allah’ın iyi ahlâk üzerindeki etkisi İslâm ahlâkının temelde dinî kaynaklı olması sonu-cunu doğurmuştur. Kur’an ve Sünnet’e göre hakkında nas bulunan konu-larda yükümlülüğün ve dolayısıyla ahlâkın kaynağı dindir. “Allah ve Resulü bir şeye hükmedince, artık mümin erkek ve kadınlara işlerinde bir seçme hakkı kalmaz. Her kim Allah ve Resulü’ne isyan ederse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (el-Ahzâb 33/36). Hz. Peygamber, ahlâkî hükümlerin de dahil olduğu helâlleri haram, haramları helâl saymaya yönelik bir anlaşmanın ge-çersiz olduğunu açıklamıştır (Ebû Dâvûd, “Akzıye”, 12). Bununla birlikte, Al-lah’ın hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla ana, baba, devlet gibi başka otoriteler de vazife koyabilirler ve bunlara itaat gerekir (Buhârî, “Ahkâm”, 4, 43; Müslim, “İmâre”, 34, 38).

Kur’an ve Sünnet’te ahlâk ile ilgili genel hükümler yanında birçok ah-lâkî davranış için özel hükümler de yer almış olmakla birlikte, her şeye rağmen, hakkında hüküm bulunmayan girift meselelerle karşılaşılabileceği

de hesaba katılmıştır. Hz. Peygamber, “Helâl de haram da bellidir; bu ikisi

arasında ise şüpheli durumlar vardır. Şüphelerden sakınan kişi dininin şere-fini korumuş olur” (Buhârî, “Îmân”, 39; “Büyû‘”, 2; Müslim, “Müsâkat”, 107,
buyurmuş ve böyle durumlarda kalp ve vicdanın verdiği hükme uy-mayı öğütlemiştir. Ancak Kur’an ve hadislerde vicdanın hükümleri ihtiyatla karşılanmıştır. Çünkü insan nefsi, kendisine kötülük ve edepsizlikler telkin eden şeytanın baskısı altındadır (el-Bakara 2/169). Ayrıca İslâmî terminolo-jide hevâ adı verilen kötü arzu ve eğilimler ile şuursuz taklit de ahlâk ve fa-zilet yolunun engelleri olarak gösterilmiştir (meselâ bk. el-Bakara 2/170-171; el-Furkan 25/43; el-Câsiye 45/23).

Sonuç olarak İslâm’da ahlâkın asıl kaynağı Kur’an ve onun ışığında oluşan sünnettir. Nitekim Hz. Âişe bir soru münasebetiyle Hz. Peygam-ber’in ahlâkının Kur’an ahlâkı olduğunu belirtmiştir (Müslim, “Müsâfirîn”, 139). Bu sebeple İslâm ahlâk düşüncesi Kur’an ve Sünnet’le başlar. Bu iki kaynak dinî ve dünyevî hayatın genel çerçevesini çizmiş, amelî kurallarını belirlemiş, böylece daha sonra fıkıhçı ve hadisçiler, kelâmcılar, mutasavvıf-lar, hatta filozoflar tarafından geliştirilecek olan ahlâk anlayışlarının temeli-ni oluşturmuştur. Kur’ân-ı Kerîm ihtiva ettiği diğer konular gibi ahlâk konu-larını da herhangi bir ahlâk kitabı gibi sistematik olarak ele almamakla bir-likte, eksiksiz bir ahlâk sistemi oluşturacak zenginlikte nazarî prensipler ve amelî kurallar getirmiştir.

C) Ahlâkın Gayesi

Din dışı ahlâk görüşleri ahlâk için genellikle dünyevî gayelerden söz et-mişler ve bedensel haz, ruhsal haz, kişisel veya toplumsal yarar yahut mut-luluk gibi farklı gayeler göstermişler; ünlü Alman filozofu Kant ise bütün bu görüşleri reddederek, ahlâkın kendi dışında, diğer bir deyişle iyi veya ödev-den başka bir amacının olamayacağını savunmuştur (geniş bilgi için bk. Çağ-rıcı, a.g.e., s. 108-128).

Kur’an ve Sünnet’te ise güzel ahlâkı (ahlâk-ı hamîde) oluşturan erdem-lerin bu dünyada fert ve toplum hayatına kazandırdığı maddî ve mânevî faydalar, kötü ahlâkı (ahlâk-ı zemîme) oluşturan erdemsizliklerin doğurduğu zararlar üzerinde durulmuştur. Allah, “Şükrederseniz (nimetlerimi) arttırı-rım” (İbrâhîm 14/7); “Şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve nefret

sokmak ister” (el-Mâide 5/91) buyurur; iyi kullarını yeryüzüne hâkim kıla-cağını bildirir (el-Enbiyâ 21/105). Ayrıca birçok eski milletlerin yıkılışında ahlâkî çöküntünün önemli ölçüde rol oynadığı haber verilir. Bununla birlikte,

ahlâk prensiplerine aykırı davranışların doğurduğu bu tür tabii ve fizikî za-rarlar, sosyal ve mânevî sıkıntılar İslâm’da ahlâkî yaptırım sayılmaz; dolayı-sıyla kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Gerçi dünyevî musibetlerin günahlar için kefâret sayılacağına dair bazı hadisler vardır (bk. Buhârî, “Fiten”, 17; Müslim, “Birr”, 49; Dârimî, “Rikak”, 56; Müsned, V, 173, 177, 289). Fakat bu, ahlâkî fenalıkların doğurduğu musibet ve zararın zaruri sonucu değil, musibete uğrayan kişinin bu durumdayken gösterdiği sabır, rızâ, tevekkül gibi müslümana yakışır olumlu tavırların karşılığıdır.

Diğer yandan, kişinin ruhî benliğinde iyiliğin meydana getirdiği sevin-cin, kötülüğün meydana getirdiği pişmanlık ve elemin Kur’an ve Sünnet’te büyük bir değer taşıdığı görülür. Nitekim Peygamber efendimiz, “Bir insan

iyilik yaptığında sevinç, kötülük yaptığında üzüntü duyabiliyorsa artık o

gerçekten mümindir” (Müsned, I, 398) buyurmuş, hatta iyilik (bir) ve kötü-lüğü (ism), kişinin vicdanında (nefs) meydana getirdiği etkilenmenin mahi-yetine göre tarif etmiştir (Müslim, “Birr”, 14, 15; Tirmizî, “Zühd”, 52). Ancak vicdan duygusu insanı kötülük yapması halinde kınayan bir güç (en-nefsü’l-levvâme) olabileceği gibi (el-Kıyâme 75/2), kötülük karşısında duyar-lılığını kaybederek “kaskatı kesilmiş kalp” haline de dönüşebilir (el-Mâide 5/13; ez-Zümer 39/22). Bu yüzden İslâm’da bütün ahlâkî vazifeler uhrevî yaptırımlara bağlanmış (el-Kasas 28/83-84; Tâhâ 20/15; el-Mü’min 40/17; el-
Câsiye 45/27), iyiler için cennet vaad edilmiş, kötüler cehennemle tehdit edilmiştir. Bununla birlikte ahlâk kurallarının uygulanmasında, özellikle toplumsal düzenin sağlıklı işletilmesinde genellikle sadece bu motiflere da-yanan bir ahlâk tam olarak saygıya değer sayılamayacağından, Kur’an ve Sünnet’te Allah’ı en yüksek derecede sevmek (el-Bakara 2/165), O’nun hoşnutluğuna lâyık olmak ve O’ndan hoşnut olmak (el-Mâide 5/119) temel ahlâkî amaç ve motif olarak gösterilmiş, doğru inanç ve temiz yaşayışın en üstün gayesinin Allah rızâsı olduğu vurgulanmıştır (et-Tevbe 9/72; el-Hadîd 57/27). Kur’ân-ı Kerîm’de her şeyin üstünde ve her şeyden daha değerli ol-duğu bildirilen (et-Tevbe 9/72) Allah rızâsı yani Allah’ın kulundan hoşnut olması, inananlar için bu dünyada hissedilemez değildir. Allah’a derinden inanıp saygı duyan ve her durumda O’nunla birlikteliğinin bilincini yaşa-yan, bu inanç ve duygular içinde ruhunu erdemlerle ve hayatını iyiliklerle süsleyen, iradesinin bütün gücüyle kötülüklere karşı koyan, gücünü aşan durumlarda Allah’a sığınıp (tevekkül) inâyetini dileyen insan, O’nun hoş-nutluğunu kazanmış olmanın verdiği üstün mânevî hazzı ve mutluluğu ru-hunun derinliklerinde duyabilir; fakat bu mutluluğu en mükemmel derecede âhirette hissedecektir. İşte Hz. Peygamber’in, “gözlerin görmediği, kulakların

duymadığı ve hiçbir aklın düşünemeyeceği kadar üstün” (Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 8, “Tevhîd”, 35; Müslim, “Cennet”, 5, 6) olarak tanımladığı uhrevî ödül de bu mutluluktur.

İslâm ahlâkının bu dinamik yapısı, onun sadece bir kitle ahlâkı veya sa-dece bir seçkinler ahlâkı olmadığı, aksine maddî, zihnî ve psikolojik bakım-lardan her seviyedeki insanın kaygılarını, beklentilerini ve özlemlerini dik-kate alan; bununla birlikte ona, içinde bulunduğu durumdan daha ideal ola-na doğru yükselme imkânı sağlayan kapsamlı ve uyumlu bir ahlâk oldu-ğunu gösterir. Buna göre hayır statik olmadığı gibi gaye de statik değildir. Bütün insanların yapabilecekleri, dolayısıyla yapmak zorunda oldukları iyi-likler (farzlar) yanında, yapılması kişinin fazilet ve kemal derecesine bağlı hayırlar da vardır. Ahlâk, bilgi ve fazilet bakımından sürekli bir yenilenme-dir. Bunun için insan, Kur’ân-ı Kerîm’e göre, öncelikle inanç sevgisi kazan-malı, fenalıklardan ve isyankârlıktan nefret etmeli (el-Hucurât 49/7, 14), kalbini yani iç dünyasını Allah şuuru (zikrullah) ile huzura kavuşturmalıdır (er-Ra’d 13/28). Bu suretle Allah şuuru insana ahlâkî ve mânevî hayattan zevk alma, hatalarının farkına varma, onlardan yüz çevirme ve Allah’tan bağış dileme fırsatı sağlayacaktır (Âl-i İmrân 3/135). İslâm’ın öngördüğü bu ahlâkî terakkinin ulaşacağı son nokta, insanın gaye bakımından çıkar kay-gılarını aşması, hatta cennet ümidi ve cehennem korkusunun da ötesinde bütün düşünce ve davranışlarını Allah’ın emrine ve rızâsına uygun düşüp düşmeyeceği açısından değerlendirmesidir (Hûd 11/112; eş-Şûrâ 42/15; el-İnsân 76/8-9).

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı