DHBT Dersleri-95-“İslâm Ahlâkı”

Sınav Defteri
Mayıs 16, 2020

I. TANIMLAR ve GENEL BİLGİLER

A) Ahlâkın Tarifi ve Mahiyeti

Ahlâk terimi için İslâm ahlâkçılarınca yapılan tanımlar içinde en beğe-nileni ve en yaygın olanı İmam Gazzâlî’ye (ö. 505/1111) ait olanıdır. Gazzâlî’den önce, biraz daha eksik olarak İbn Sînâ (ö. 428/1037) ve İbn Miskeveyh (ö. 421/1030) gibi İslâm filozoflarında da görülen, fakat Gazzâlî tarafından geliştirilmiş ve ikmal edilmiş olan bu tanım şöyledir:

“Ahlâk, insan nefsinde yerleşen öyle bir melekedir ki (heyet) fiiller, hiç-bir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sayesinde ko-laylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.”

Bu tanımın tahlili, bizi ahlâkın mahiyeti hakkında aşağıdaki sonuçlara götürmektedir:

Ahlâk, insanın işlediği fiil ve davranışlardan, yaygın ifadesiyle “amel”den ziyade, bu davranışların kaynağı ve âmili olan, onları meydana getiren mânevî kabiliyetler veya yatkınlıklar kompleksini (Gazzâlî’nin tabiri ile heyet) ifade eder. Buna göre ahlâkî fiiller, ahlâkın kendisi olmayıp onun

bir sonucu ve dışa yansımasıdır. Bu nokta, özellikle ahlâk eğitimi bakımın-dan önemlidir.

Diğer önemli bir nokta da şudur: Bir insanın yapmış olduğu herhangi bir işin dış değerine bakarak onun ahlâkının iyi veya kötü olduğu hakkında ve-rilecek hüküm her zaman isabetli olmayabilir. Çünkü sonucu ne olursa ol-sun, Hz. Peygamber’in de belirttiği gibi, “Ameller niyetlere göredir” (Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 1). Şu halde ahlâk konusunda insanları yargılamak oldukça zordur. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm’de, “Size selâm veren kimseye ‘Sen müs-lüman değilsin’ demeyin” (en-Nisâ 4/96) buyurulmuştur.

Ahlâk, sadece iyi huylar ve kabiliyetler mânasına gelmez. Kelimenin asıl mânası ile iyi ve kötü huyların hepsine birden ahlâk denir. Buna göre ahlâksız insan yoktur, iyi veya kötü ahlâklı insan vardır. İslâmî kaynak-larda iyi huylara ahlâk-ı hamîde, ahlâk-ı hasene, kötü huylara ise ahlâk-ı zemîme, ahlâk-ı seyyie gibi adlar verilmiştir.

Ahlâk, insanda gelip geçici bir hal olmayıp onun mânevî yapısında yerleşen, bir meleke halini alan yatkınlık ve kabiliyetler bütünüdür. Ahlâkın bu özelliği sebebiyledir ki İslâm ahlâkçıları -dilimizdeki güzel ifadesi ile-kırk yılda bir iyilik yapmanın ahlâklılık alâmeti olmadığını ısrarla belirtmiş-lerdir. Hz. Peygamber’in, “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanı-dır” (Buhârî, “Libâs”, 43) mânasındaki hadisi bu anlayışın veciz bir ifadesi-dir.

Ahlâk insanı düşünüp taşınmaya, herhangi bir baskı ve zorlamaya gerek kalmaksızın, görevi olduğuna inandığı işleri rahatlıkla ve memnuni-yetle yapmaya sevkeder. Böyle bir ahlâk formasyonuna sahip olmayan in-sanların nâdiren yaptıkları iyi işler, ahlâkî bir temele dayanmaktan ziyade, olsa olsa riya, korku, menfaat temini gibi ahlâkın onaylamadığı ve “rezîlet” (erdemsizlik) saydığı başka sebep ve maksatlarla alâkalıdır.

Ahlâklı olabilmek için görevleri rahatlıkla ve memnuniyetle yerine getirme zorunluluğu, ahlâkın gelişip güçlenmesinde alışkanlıkların ihmal edilemez bir önem taşıdığını göstermektedir. Bundan dolayı İslâm ahlâkçıları ahlâkî eğitime büyük önem vermişlerdir. Çünkü alışkanlıklar ancak eğitimle kazanılır. Burada “eğitim”den maksat, ahlâkın nazarî bilgilerini tahsil etmek yanında, kişinin çocukluktan itibaren iyi örneklerle yaşaması, iyilik yap-maya alıştırılması, bencil ve gayri meşrû arzu ve ihtiraslarına karşı koymak suretiyle kendi kendini eğitmesi, nefsini ıslah etmesidir. Bu ise bir irade eği-timidir.

B) Ahlâk İlmi

Dünyada kendi duygu, düşünce ve davranışları hakkında iyi veya kötü şeklinde değer hükümleri veren yegâne varlık insandır. Bu sebeple ahlâk ilmi, ahlâkî fâil olarak insanı ve onun akıl, irade, vicdan gibi ahlâkî kabili-yetleri ile öfke, şehvet vb. duygularını ve bunlardan doğan fazilet ve reziletleri ele alır; bunlardan ahlâkî hayat adına yararlı olanları geliştirme-nin, zararlı olanları da ıslah etmenin yollarını araştırır ve gösterir. Bu nok-tada ahlâk ilmi özellikle psikolojinin verilerinden yararlanır. Nitekim gerek Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in hadislerinde gerekse hemen bütün müslüman ahlâkçıların ve özellikle mutasavvıfların eserlerinde şayanı takdir psikolojik tahliller görülür.

Öte yandan ahlâk ilmi bir kurallar ilmidir; insanların dinî, şahsî, ailevî ve toplumsal yaşayışlarında uymaları gereken kaide ve kanunları belirler. Ahlâk bir değerler ilmidir ve dolayısıyla ahlâkî fâilin davranışlarına atfedilen değerlerin mahiyetini, ölçüsünü ve kaynağını araştırır; iyi fiilleri yapmayı ve kötü fiilleri terketmeyi emreder. Böylece insanların mükellef bulundukları görevleri sıralar ve bunları ifa veya ihmal etmenin sonuçlarını araştırır ve gösterir.

Hz. Peygamber, “Ben ahlâk güzelliklerini tamamlamak için gönderil-dim” (el-Muvatta’, “Hüsnü’l-hulk”, 8) buyurmuştur. Bu hadis, bir bakıma, ahlâk ilminin gayesini göstermektedir. Buna göre ahlâk ilminin gayesi, Resûlullah’ın yalın ifadesiyle, insanlara “ahlâk güzellikleri” yani iyi huylar ve yüksek nitelikler kazandırmaktır.

Ahlâk temelde bir davranış bilimidir; bu da onun hem teorik hem de pratik bilgiler vermesini gerekli kılar. Bu bilgilerin oluşturduğu bölümlere de nazarî (teorik, kuramsal) ve amelî (pratik, uygulamalı) ahlâk denilmektedir. Nazarî ahlâkta ahlâk problemleri tahlil edilerek insanın ahlâkî yaşayışına temel oluşturacak genel prensipler, kaide ve kanunlar tesbit edilir. Bununla birlikte ahlâk ilmi uygulamalı bir ilimdir; yani bu ilim sadece “bilmek” için değil, fakat asıl “yapmak” için vardır. Bu sebepledir ki insanın ahlâklı ola-bilmesi için nasıl yaşaması gerektiğini, görev ve sorumluluklarının nelerden ibaret olduğunu bildirmek üzere amelî (pratik) ahlâk geliştirilmiştir.

C) Ahlâk Felsefesi

“Hikmet sevgisi” mânasına gelen felsefe tabiri, genel olarak “varlık ve olayların akıl ve düşünce yoluyla araştırılmasını gaye edinen disiplin”in adıdır. Özellikle Kindî’den (ö. 252/866) itibaren İslâm düşüncesine giren ve en az beş yüzyıl boyunca Ebû Bekir Zekeriyyâ er-Râzî, Fârâbî, İhvân-ı Safâ, Ebü’l-Hasan el-Âmirî, İbn Sînâ, İbn Rüşd, Şehâbeddin es-Sühreverdî, Nasîrüddîn-i Tûsî gibi şahsiyetler yetiştiren ve ürünler veren felsefenin önemli problemlerinden biri de ahlâk olmuştur.

Felsefenin umumiyetle insanın iki temel yeteneğini konu edindiği kabul edilir ki, bunlar da “bilmek” ve “yapmak”tır. Buna göre felsefe, bir yandan “Neyi bilebiliriz? Bilgilerimizin değeri nedir?” sorularının, bir yandan da “Neyi yapmalıyız? Eylemlerimizin değeri nedir ve ne olmalıdır?” sorularının cevabını araştıran bir disiplindir. İslâm düşünürleri, felsefenin bu iki temel kolundan birine “hikmet-i nazariyye”, ikincisine de “hikmet-i ameliyye” demişlerdir. Şu halde felsefe hem âlemin sırlarını çözmeye, varlığı olabildi-ğince bütünlüğü ve derinliği ile kavramaya, böylece insanın muhtaç bulun-duğu ve aramakta olduğu gerçeği yakalamaya çalışır; hem de nasıl dav-ranmak gerektiğini, insana yaraşır hayat tarzının hangisi olduğunu göster-mek ister. Çünkü gerçekten üstün ve insanî hayatın neden ibaret olduğunu bilmek de insanın en zarurî ihtiyacı ve bitmeyen arayışıdır. Böylece ahlâk, felsefenin belli başlı araştırma sahaları arasında yer alır.

D) İslâm Ahlâkı

“İslâm ahlâkı” sözünden ne kastedildiğini ifade etmeden önce “İslâm” tabirindeki ahlâkî mesaja işaret etmekte yarar vardır. İslâm, “teslim olma, kurtuluşa erme ve müsâleme” mânalarına gelir ve bu üç mânası ile ifade et-tiği dinin üç temel hususiyetini anlatır. Bunlar içinde doğrudan ahlâkı ilgi-lendireni ise “müsâleme” anlamıdır.

İslâm ile aynı kökten olan müsâleme, “çatışma ve zıtlaşmayı ortadan kaldırarak uyuşmak, anlaşmak, birbirinden emin olmak, dostça münase-betler kurmak” demektir ve bu anlamıyla ileride ayrıntılı olarak incelenecek olan hilim kavramıyla aynı mânayı ifade eder. Buna göre İslâm’ı kabul eden kimse, cemiyetin diğer fertleri ile anlaşıp uyuşan, onlarla barış içinde yaşamak isteyen insandır. Nitekim, İslâm ile aynı kökten olan selâm keli-mesi, Furkan sûresinin 63. âyetinde, İslâm’ın bir müsâleme (barış ve dost-luk) dini olduğunu ifade edecek tarzda kullanılmıştır. Müslüman olan ve ol-mayan birçok araştırmacıya göre bu âyet, Hz. Muhammed’in risâletinden önceki döneme “Câhiliye devri”, müteakip döneme ise “İslâm devri” denil-mesinin sebebini göstermektedir. Zira öyle görülüyor ki, “câhiliye” kelimesi, ilmin zıddı olan ve nazarî bilgilerden yoksunluğu ifade eden “cehl”den değil, fakat amelî bilgisizlik, yani sefahat, serkeşlik mânasındaki “cehalet”ten gelmektedir (Ahmed Emîn, Fecrü’l-İslâm, s. 69). Nitekim Türkçemiz’de de cehalet kelimesi sık sık bu mânada kullanılmaktadır. Hz. Peygamber’in bazı hadislerinde de cehalet, öfke ve serkeşliği ifade için kullanılmıştır (Buhârî, “Îmân”, 22; Müslim, “Tevbe”, 56). İşte bu anlamdaki Câhiliyet ahlâkını kaldırarak yerine iyi huyluluğu, dostluk ve barışı getiren dine, bu tesiri sebe-biyle de İslâm denilmiştir.

Batılı araştırmacıların çoğu “İslâm ahlâkı” sözünden, İslâm âleminde ya-pılmış olan ahlâk çalışmalarını kastederken, müslüman araştırmacıların bü-yük kısmı, özellikle Kur’an ve Sünnet’in ortaya koyduğu ahlâkı anlamakta-dırlar. Bu durumda İslâm ahlâkı ne filozofların –az çok eski Yunan tesirin-deki- rasyonel ahlâk düşünceleri; ne mutasavvıfların –az çok Yeni Eflâtun-culuk, Hint, İran tesiri taşıyan- mistik tecrübeleri ne de fukahanın –zaman zaman sırf şeklî ve sûrî olmakla itham edilen- spekülatif çalışmalarıdır. Ki-tap ve Sünnet’in hükümleri ve kanunları İslâm ahlâkının esasını teşkil eder; işaret edilen bütün bu ahlâk nazariyelerinin “İslâm ahlâkı” ile alâkaları da bu iki temel kaynağın ahlâkî hükümleri ve prensipleri ile uyumları nisbetin-dedir. Ancak, müslüman ilim ve fikir adamlarının ahlâk nazariyeleri ve ça-lışmaları da, en azından İslâm ahlâkının yorumlanması, zamanla ortaya çı-kan ihtiyaçlar karşısında inkişaf ettirilmesi, zenginleştirilmesi ve sistemleşti-rilmesi bakımından ihmal edilemez bir kıymet taşır.

II. TARİH ve LİTERATÜR

A) Câhiliye Dönemi Ahlâkına Kısa Bir Bakış

İslâm öncesi Araplarının ahlâk zihniyeti hakkındaki en önemli kaynak-lar Câhiliye şiiri, atasözleri (emsal) ve hitâbet örnekleriyle Kur’an, hadisler ve ilk döneme ait diğer İslâmî belgeler; Roma, Bizans, İran gibi yabancı kaynaklardır. Özellikle Câhiliye şiiri, atasözleri ve hitâbet örneklerinden edi-nilen bilgilere göre Câhiliye edebiyatında ahlâk ve bu kelimenin tekili olan hulk nâdiren kullanılmıştır. Kabileci Arap toplum yapısında hayatta kalma mücadelesi, aşiret insanının herhalde en temel meşguliyetiydi; bu da büyük ölçüde kabilenin insan ve mal gücü yanında mânevî gücüne ve saygınlığına bağlı bulunduğu için özellikle şeref, cesaret ve cömertlik Câhiliye ahlâkında bütün erdemlerin en üstünde yer alıyordu; bu erdemler de genellikle mü-rüvvet (mürûe) kavramıyla ifade ediliyordu. Bununla bağlantılı başka bir kavram da asabiyettir.

Mürüvvet, geniş anlamıyla yiğitlik ve mertliğin en ileri düzeyi ola-rak algılanıyordu. Kısaca “övülmeye değer her şey” demek olan bu kavra-mın Roma’daki “summum bonum” (hayırların hayırı) tabirinin dengi olduğu düşünülebilir. Câhiliye Arapları’nın anlayışında mürüvvet, başta hilim ol-mak üzere sabır, bağışlama, misafirperverlik, yoksullara yardım, iyi kom-şuluk, zayıfları koruma gibi erdemleri kapsamaktaydı. Ancak diğer birçok kavramda olduğu gibi mürüvvette de hayret verici bir anlam sapması ol-muş; bu kavram, “kandan başka hiçbir şeyin gideremeyeceği azap verici bir susuzluk” ve “delilik diye anlatılabilecek bir şeref hastalığı” halini almıştı (bk. İzutsu, Kur’an’da Dînî ve Ahlâkî Kavramlar, s. 101).

Câhiliye dönemi ahlâk zihniyetini içeren literatürde, mürüvvet gibi onunla az çok ilgisi bulunan hayır, mâruf, hak, şecaat, kerem, sehâ, cûd, vefâ vb. ahlâkî muhteva taşıyan kavramlar ve bunların zıtlarının kullanımı da oldukça yaygındı. Ancak bütün bu kavramlar ve terimler, yüksek ve ev-rensel bir ahlâk anlayışını ifade etmekten geniş ölçüde uzak olup dünyevî ve kabileci bir karakter taşımaktaydı.

Asabiyet, kısaca kabile üyeleri arasında kayıtsız şartsız dayanışma yasasını ifade etmekte ve Arap’ın hayatına yön veren, ahlâkî zihniyet ve değerlerine hâkim olan Câhiliye ruhunu yansıtmaktaydı.

Kişi ve kabile şerefi, dönemin ahlâk zihniyetini belirleyen etkenlerden biriydi. Bir kısmına yukarıda işaret edilen erdemlerin temel amacı da kişi ve

kabile şerefini arttırmak, insanların hayranlık ve saygısını kazanmaktı. Bu dönemde iyilik için iyilik değil, onur kazanmak için iyilik anlayışı hâkimdi. Bu yüzden, çoğunlukla fahr ve tefâhur kelimeleriyle ifade edilen kibir, gu-rur, soyluluk ve üstünlük yarışı, -Kur’ân-ı Kerîm’de de eleştirici bir sûrede (Tekâsür sûresi) bildirildiği üzere- onlara zaman zaman kabirlere gidip mezar taşlarıyla övünmek gibi saçmalıklar bile yaptırırdı. Edebiyatın başlıca tema-larından birinin “medih” ve “zem” olması da o dönem ahlâkının egoist ka-rakterini yansıtması bakımından dikkat çekicidir. İşte asabiyet, Câhiliye ah-lâkının, en geniş sınırı kabileyi aşmayan bu egoist karakterini ifade eder.

Dine fazla bir ilgi duymayan, hatta dönemin hayat anlayışı, inanç ve düşüncesi hakkında en temel kaynak olan şiirde dine ve dinî konulara me-selâ kadın, aşk ve şarap gibi hafif mevzularla medih, zem ve tefâhur gibi egoist ve duygusal konulardan daha az yer veren Câhiliye Arapları’nda yine de bir Allah inancı vardı. Bununla birlikte koyu putperestlik, onların Allah’a göstermeleri beklenen saygı ve ilgilerini öldürmüş olup bu durum, dinin in-sanlarda bıraktığı derunî ve ahlâkî tesirden Câhiliye Arapları’nı mahrum et-mişti.

Hürriyet bilinci veya duygusu da Câhiliye Arapları’nın başlıca özellik-lerindendir. Bazı araştırmacılar, Câhiliye döneminde kabileyi aşan siyasî bir-likler kurulamayışını, onlardaki bu hürriyet ruhuna bağlamışlardır. Ancak onlardaki bu, bencil ve ilkel bir hürriyet idi. İlkel hürriyetin en temel niteliği ise otorite tanımamaktır. Nitekim Câhiliye Arapları böyle bir otorite düzenini her zaman reddetmişlerdir.

Sonuç olarak Câhiliye döneminin bütün ahlâkî erdemlerinin arkasında kişinin veya kabilenin gururu (fahr), şeref (mecd) ve öfke (gazap, hamiyye) duygularını tatmin etme; asalet, cömertlik ve yiğitlikle şöhret kazanma, saygı görme, başka kabileler karşısında hem korku hem de hayranlık duy-gusu uyandırma arsuzu yatmaktaydı. Esasen bu dönemin, fert ve kabile gu-ruru, kibir ve serkeşlik nitelikleri dolayısıyla câhiliye diye anıldığı, başka birçok delil yanında, Amr b. Külsûm’ün Muallaka’sından da açıkça anlaşıl-maktadır:

“Sakın biri bize karşı bir câhillik yapmaya kalkışmasın!

Sonra biz câhillikte bütün câhillerden baskın çıkarız!”

B) Kur’an ve Sünnet’te Ahlâk

a) İslâm’ın Ahlâkta Meydana Getirdiği Zihniyet Değişikliği

Arap kabilelerinin koyu ve anlamsız putperestlikleri, yüksek bir ahlâkın kurulmasına başlı başına bir engel teşkil ediyordu (Goldziher, Le Dogme et le loi en Islam, s. 4, 11). Aslında bu tesbiti, inançsızlık veya bâtıl inanç buhranı yaşayan her topluma genellemek mümkündür. Bu sebepledir ki İs-lâm dini evrensel, mutlak ve genel geçerliği olan bir ahlâkî yapı kurarken, bu ahlâkın en önemli teminatı olmak üzere her şeyi bilen, her şeye mukte-dir, rahmeti çok geniş, fakat cezalandırması da çok şiddetli olan yüce Tanrı şuurunu kökleştirmeyi; insana her türlü bencil, çıkarcı istek ve eğilimlerini aşarak yüce Allah’ın koyduğu genel ve kesin kuralları hayatının her alanı için sarsılmaz kanunlar olarak alma bilincini kazandırmayı ve bu suretle nefsânî tutkular karşısında özgürleşen bir birey ve kamu vicdanı geliştir-meyi hedeflemiştir.

İslâm dini insanda, kendi dışındakilerle kör bir mücadeleye girişmek yerine, kendi nefsiyle hesaplaşma iradesini geliştirdi; Câhiliye dönemindeki aşiret ruhunun ve geçici hazlara düşkünlüğün doğurduğu kaba ve hoyrat geleneklerin karşısına, insanın nefsini dizginlemesi, “tabiatındaki öfke ve şiddetten korunması” anlamına gelen hilim ve şefkati koydu. Bu suretle in-sana, o güne kadar kendi dışındakilere çevirdiği mücadele enerjisini, kendi nefsinin kötü temayüllerine karşı yöneltmesini öğretti. Hz. Peygamber, âdeta bütün kötülüklerin anası olan, bundan dolayı da Kur’ân-ı Kerîm’in “çok bü-yük bir zulüm” saydığı (Lokmân 31/13) putperstlikten toplumu temizleyerek bir olan Allah’a itaat temeline dayalı bir ahlâkî ve dinî birlik sağlama göre-vini üstlenmiş; böylece kabile ve soy sop anlayışı yerine Allah’a saygı (takvâ), ferdî ve sosyal planda yücelmenin ve değer kazanmanın ölçüsü ha-line gelmiş; bu ölçüye uygun olarak İslâm’ın öğretileri, Allah’ın bütün yaratık-larına karşı merhametli olmayı, insan ilişkilerinde dürüstlük ve güvenilirliği, sevgi ve fedakârlığı, samimiyet ve iyi niyeti, fakat bütün bunların başarılabilmesi için de kötü eğilimlerin bastırılmasını ve daha birçok erdemi ihtiva etmiştir.

İslâmiyet’in gerçekleştirdiği en büyük zihniyet değişikliği, asabiyet duygularını yok edip kabilecilik bağlarını kırarak insanları evrensel değer-lere, özellikle temelde bütün insanlığın kardeşliği bilincine yöneltmesidir. Gerçekten İslâmiyet, bütün insanların bir tek erkek ve kadının soyundan geldiklerini, onların -birbirleriyle kişisel veya ırkî üstünlük yarışına girmek için değil- “tanışıp bilişmek için kavimlere ve kabilelere ayrıldığını”nı (el-Hucurât 49/13), böylece fıtrî ve biyolojik farklılıkların ahlâkî ve mânevî an-lamda üstünlük sebebi sayılamayacağını öğretti; üstünlüğün, yalnızca kişi-sel çabalarla kazanılabilen ve samimi dindarlığın, dinî ve ahlâkî erdemlerin ana kavramı olan takvâ kapsamındaki meziyetlerde olduğunu ortaya koy-du; soy üstünlüğü, kabilecilik ve ırkçılık davalarını bütünüyle reddetti. Âl-i İmrân sûresinin 103. âyetinde müslümanlara hep birlikte Allah’ın dinine (hablullah) sarılmaları emredildikten sonra, Allah’ın düşmanlıkları kardeşli-ğe çevirmesi ve böylece onları “bir ateş çukuru”na düşmekten kurtarması, Allah’ın kendilerine bir “nimet”i olarak nitelenir. Başka bir âyette ise Kur’ân-ı Kerîm’in evrensel diyebileceğimiz bir ahlâk buyruğu şu şekilde ifade edilir: “İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, kötülük ve düşmanlık yo-lunda yardımlaşmayın” (el-Mâide 5/2). Hz. Peygamber, “Irkçılık (asabiyet) duygusuyla birbirine öfkelenen, ırkçılık uğruna savaşırken ya da böyle bir

dava güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin bu ölümü”nün, “Câhiliye ölümü” olduğunu belirtttiği hadisleriyle (Müslim, “İmâre” 57; Nesâî, “Tahrîm”, 28; İbn Mâce, “Fiten”, 7) asabiyet ruhunu yıkmaktaydı.

İsâm dini adalet ve zulüm kavramlarını da Câhiliye telakkisinden büsbütün başka bir konumda ele ald ı ve adalete kesin olarak evrensel bir boyut kazandırdı. Kur’ân-ı Kerîm’de (el-Bakara 2/143) İslâm toplumunun bir niteliği olarak geçen “vasat ümmet” tabirindeki “vasat” kelimesi bütün tefsirlerde adalet mânasında anlaşılmıştır. Buna göre İslâm ahlâkı toplumsal bünyede de aşırılıklardan uzaklığı, dengeli ve uyumlu bir hayat tarzını ön-görmüştür. Kur’an’da hak ve adaletin mutlaklığı öylesine vurgulanmıştır ki, bizzat Allah’ın âhirette hiçbir haksızlığa mahal vermeyecek şekilde adaletle hükmedeceği ve O’nun vaadinin kesin (hak) olduğu bildirilmiştir (Yûnus 10/54-55; el-Enbiyâ 21/47; ez-Zümer 39/69). Bütün bu ve benzeri sebepler-den dolayı adalet ilkesi İslâm ahlâk düşüncesinin merkezi olarak gösteril-mektedir (meselâ bk. Max Horten, “Moral Philosophers in Islam”, Islamic Culture, XIII (1974), s. 6).

Zulüm ise, İslâm ahlâkında son derece ilginç bir yaklaşımla ele alınmış-tır. Buna göre Kur’an, başkalarına yapılan kötülükleri, her şeyden önce kö-tülüğü işleyenin kendisine yapmış olduğu bir zulüm sayar. Söz gelimi, ev-lenme ve boşanma ile ilgili konularda eşine zarar vermeye kalkışan kişi, “Kuşkusuz kendisine kötülük etmiş olur” (el-Bakara 2/231). Hz. Peygamber, “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et” şeklindeki Câhiliye dö-neminin acımasızlık ve şiddet ilkesini, “Zalime yapılacak yardım, onun iki elini tutmaktır (zulmüne engel olmaktır)” (Buhârî, “Mezâlim”, 4; “İkrâh”, 7)

diyerek tersine çevirip yüksek ve evrensel bir ahlâk ilkesi haline getirmişti.

Kur’an, Sünnet ve diğer bütün İslâmî literatürde adalet kavramı eşitliği de içeren bir anlam zenginliği içinde kullanılır. İslâm’ın koymuş olduğu, bü-tün insanlığı kucaklayıcı olan bu kapsamdaki adalet ilkesi, Câhiliye döneminin, eşitlik prensibine büsbütün aykırı bir şekil alan ilkel hürriyet an-layışını da kökten değiştirdi. Kur’ân-ı Kerîm’deki “inanmış bir köle”nin hür ve soylu bir müşrikten daha değerli olduğu şeklindeki (el-Bakara 2/221) yepyeni insanlık ve değer anlayışı nedeniyle İslâm’a en büyük tepki, ken-dilerini “ahrâr” (özgür, soylu) diye niteleyerek başka zümrelerden üstün gö-ren mütegallibe sınıfından geldi. Onların, Hz. Peygamber’e, köleleri ve güç-süzleri yanından uzaklaştırması halinde kendisiyle görüşme yapabilecekleri şeklindeki küstahça teklifleri Kur’an tarafından anında reddedildi (el-Kehf 18/28) ve bu suretle soyluluk kuruntuları üzerine kurulu, eşitlik ve adalet ilkelerine aykırı, kaba ferdiyetçi hürriyet anlayışının yerine medenî ve sos-yal eşitlikçi hürriyet anlayışı konuldu.

b) Kur’an ve Sünnet’te Temel Ahlâk Kavramları

Bu başlığın bazı güçlükler taşıdığını belirtmek gerekir. Güçlüklerden biri, Kur’an ve hadislerdeki hangi kavramların tam olarak ahlâk kavramı oldu-ğunun tesbitidir. Meselâ amel-i sâlih tabiri böyledir. Çünkü “hayırlı, iyi, uygun veya yararlı iş, faaliyet” anlamına gelen bu deyim, bu nitelikleri taşı-yan hukuk, ibadet, ahlâk ve siyasetle ilgili bütün olumlu faaliyetleri kapsar. Hatta Peygamberimiz, her şeyden önce “gönülden teslim olma” anlamına gelen İslâm’ı ve “kuşkusuz bir şekilde inanma” anlamına gelen imanı dahi amel diye isimlendirmiştir (Buhârî, “Tevhîd”, 47).

Öte yandan, özellikle Kur’an ve Sünnet ahlâkı bakımından teorik olarak her ahlâklı davranış aynı zamanda dinî bir itaat ve ibadettir; çünkü bu dav-ranışla ilâhî bir emir yerine getirmektedir; böylece iyilik, gösteriş için veya

bize ne getirip ne götürdüğünü hesap ederek değil, Allah’ın emri olduğu ve O’nun emrine saygının gereği olduğu için yapılmış bulunmaktadır.

Bilhassa Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde, ahlâk kavramları arasında, “temel” veya “tâli”, “çok önemli” veya “az önemli” gibi bir ayırıma da gi-dilmemiştir. Çünkü bazan küçük bir ahlâkî jest, meselâ bir yetimin başını okşamak, içimizde, önemli sayılan birçok davranıştan daha yüksek duygu-lar uyandırabilir. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de güzel bir sözün, arkasından eza gelen bir sadakadan daha değerli olduğu bildirilmiştir (el-Bakara 2/263).

İşaret edilen bu güçlüklere rağmen, Kur’an ve hadislerdeki bütün ahlâk kavramlarını burada tahlil etmenin imkânsızlığından dolayı, hiç olmazsa kapsamlarının genişliği, hatta bir bakıma diğer bütün ahlâkî erdemleri de kuşattığı dikkate alınarak iki kavram hakkında bilgi verilecek; ayrıca, yer yer konuyla ilgili başka kavramlara da değinilecektir. İslâm ahlâkını kesin ve çarpıcı biçimde yansıtan bu iki temel kavram takvâ ve hilimdir.

1. Takvâ

Takvâ kelimesi sözlüklerde “İnsanın, ibadet ve güzel işler yaparak ken-disine acı verecek durumlardan korunması” şeklinde tarif edilir. Seyyid Şerîf el-Cürcânî, et-Ta‘rîfât isimli terimler sözlüğünde (bk. “Takvâ” md.) takvânın “Allah’a itaat ederek O’nun vereceği cezalardan korunmak; insanın kendi-sini, yaptığı veya yapmadığı şeyler yüzünden müstahak olacağı ukubattan yine Allah’a itaat ederek koruması” anlamına geldiğini belirtir. Aynı âlimin kaydettiği diğer bazı tariflere göre takvâ, “Kulun mâsivâdan sakınmasıdır; dinin edep ve erkanına saygılı olmaktır; insanı Allah’tan uzaklaştıran her şeyden uzak durmaktır; nefsânî hazları terketmek, yasaklardan uzak dur-maktır; gönlünde Allah’tan başka hiçbir şey görmemendir; kendini hiçbir kimseden daha iyi diye düşünmemendir; Allah’tan başka her şeyi terketmektir; sözde ve davranışta Hz. Peygamber’e uymaktır.” Fahreddin er-Râzî, Bakara sûresinin 196. âyetini tefsir ederken, takvâ için, “bütün dinî ve ahlâkî ödevleri yerine getirme, din ve ahlâkın sakıncalı bulduğu tutum ve davranışlardan da kaçınma” anlamını içeren bir tanım yapmıştır. Tanın-mış mutasavvıf Ebû Tâlib el-Mekkî’nin tarifi ise daha kısa fakat oldukça kapsamlıdır: “Takvâ bütün iyilikleri kapsayan bir isimdir” (K†tü’l-kulûb, I, 196).

Kur’ân-ı Kerîm’de, âhiret inancının yoğun olarak işlendiği ilk zaman-larda inen âyetlerde takvâ, Allah’ın şiddetli azabına karşı siper vazifesi görecek olan korku ve kaygı şuurunu ve bu şuurun bir sonucu olarak Allah’ın buyruklarına uyup yasakladığı şeylerden titizlikle kaçınmayı ifade eder. An-cak zamanla, İslâm cemaatinin hem sayı hem de keyfiyet bakımından ge-lişmesine paralel olarak, takvâ kavramının içeriğinin de geliştiği ve zengin-leştiği görülür.

Bakara sûresinin hac ile ilgili 197. âyetinde bazı kötülükler, ahlâkî ol-mayan davranışlar sıralandıktan sonra mutlak olarak iyiliğin önemi vurgu-lanmakta, ardından da genel olarak kötülükleri terkedip iyilikler yapmaya şâmil bir kavram olarak takvânın önemi ifade edilmektedir. Burada takvâ-nın “en hayırlı azık” şeklinde nitelendirilmesi onun dinî ve ahlâkî hayat için vazgeçilmezliğine işaret eder. Yine Bakara sûresinde (2/237) takvânın, ba-ğışlama ve feragati de kapsayan geniş ahlâkî içeriğine işaret edilmiştir. Mâide sûresinin 8. âyetinde takvâ, adaleti de içine alan yüksek bir fazilet olarak gösterilir. Sosyal hayatın düzeni için adaletin gerekliliği göz önüne alınacak olursa, bu âyete göre takvânın, artık sadece ferdî ve vicdanî fazilet değil, aynı zamanda toplumsal düzenin de bir gereği olduğu ortaya çıkar.

Takvânın bu sosyal fonksiyonu, Hucurât sûresinin 13. âyetinde evren-sel boyutta ele alınmıştır. Burada Allah’ın bütün insanları bir erkekle bir ka-dından (Âdem ile Havvâ) yarattığı; birbirleriyle (üstünlük ve soyluluk yarışına girişmek, sürtüşmek ve çatışmak için değil), tanışıp bilişmek için onları halk-lara ve kabilelere ayırdığı ifade edildikten sonra “Allah nezdinde sizin en şe-refliniz, takvâda en ileri olanınızdır” buyurulmuştur. Kanaatimizce insanlığın eşitliği ve evrensel barışçılık ilkelerini vurgulayan ifadelerin ardından, en büyük değer ölçüsü olarak takvânın zikredilmesi, bu erdemin, söz konusu ilkelere saygı anlamını içerdiğine de işaret eder. Nitekim az önce değindiği-miz, şahitlikte adaleti gözetmeyi emreden Mâide sûresinin 8. âyetindeki takvâda da eşitlik ilkesine saygı anlamı vardı. Mustafa Sâdık er-Râfiî İ‘câ-zü’l-Kur’ân adlı eserinde (s. 100 vd.) takvânın eşitliğe esas teşkil etmesi ba-kımından Kur’an ahlâkının temeli sayılması gerektiğini belirtir. Hz. Pey-gamber, kendisine yöneltilen, “İnsanlar arasında en büyük kerem sahibi kimdir?” sorusuna, “Takvâda en ileri olanlardır” (Buhârî, “Enbiyâ”, 8, 14, 19) ce-vabını vermiştir. Bilindiği gibi “kerem” hem “şeref ve itibar” hem de “cö-mertlik ve yardım severlik” anlamına gelir. Böylece takvâ sahibi insanın, “insanlara karşı iyilik sever, aynı zamanda da değerli ve şerefli insan” oldu-ğu anlaşılmaktadır. Takvânın bu ahlâkî ve insancıl içeriğini ifade eden daha başka örnekler de vardır. Meselâ Feth sûresinin 26. âyetine göre müşrik Araplar’ın kalbinde “Câhiliye hamiyeti” vardır; Peygamber ve arkadaşlarının

hasleti ise “sekînet ve takvâ”dır. Burada Câhiliye hamiyeti, barbarlık, küs-tahlık ve saygısızlığı; sekînet ve takvâ da ağır başlılık, uygarlık, insanların şeref ve haysiyetlerine saygı anlamını taşır (ayrıca bk. el-Bakara 2/206).

Takvânın anlamı konusundaki ilginç örneklerden biri de onun “hayâ” ile ilişkisini gösteren A‘râf sûresinin 26. âyetidir. Burada “takvâ elbisesi” deyimi kullanılarak dolaylı bir üslûpla takvâ, günah duygularını örtüp ka-patan, bastıran ve böylece günah işlemeyi önleyen bir koruyucu, ruhu be-zeyen bir erdem şeklinde takdim edilmektedir. Yani elbise bedeni kapattığı, koruduğu ve süslediği gibi takvâ da hem ruhumuzun kötü duygularını örter hem de ruhumuzu süsler. Böyle olunca takvâ sahibi kişinin kaba, haşin, haksız, isyankâr, şehvet düşkünü, aç gözlü, edepsiz, hayâsız olması düşü-nülemez. Takvânın aynı zamanda bir kibarlık erdemi olduğunu gösteren âyetler de vardır (meselâ bk. el-Bakara 2/189; el-Hucurât 49/1).

Burada önemle vurgulanması gereken husus, takvânın daima tâzim, hürmet, saygı gibi kelimelerle ifade edilen yüksek ahlâkî fazilet için kullanıl-dığıdır. Fakat takvâ, her şeyden önce Allah’a, O’nun koyduğu kurallara saygıdır; bunları ihlâl etmekten sakınmaktır. Takvânın bu şekilde saygıyı ifade ettiğini gösteren güzel bir örnek de Hac sûresinde (30-32. âyetler) ge-çer. Benzer bir yaklaşım aynı sûrenin 37. âyetinde geçen, “Kurbanlarınızın etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; fakat O’na sizin takvânız ulaşır” meâ-lindeki âyette görülüyor. Bu âyet açıkça, bütün dinî ve ahlâkî faaliyetleri-mizi Allah’a saygı ve O’nun rızâsını kazanma niyetiyle yapmamız gerekti-ğini gösteriyor.

Bazı âyetlerde takvâ, bütün kötülükleri ifade eden “fücûr” kelimesinin zıddı olarak geçmektedir (bk. eş-Şems 91/8-10); Sâd sûresinin 26-28. âyet-lerinde ise siyasî ahlâkı da içine alacak şekilde kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de takvânın karşıtı olarak “zulüm” de gösterilmiştir. Câsiye sûresinin 19. âyetinde bildirildiğine göre “Zâlimler birbirinin dostu-dur; Allah da takvâ sahibi olanların dostudur.” Bu âyette zulüm, daha ziyade inkârcıların Allah’a ve İslâmî ilkelere karşı inatçı ve anlamsız direniş-lerini, müslümanlara reva gördükleri haksızlıkları ifade eder.

Açıkça görüldüğü üzere, Kur’ân-ı Kerîm’in büyük önem verdiği takvâ kavramı, bütün bu bilgilerden çıkan sonuca göre başlıca şu iki anlamı içer-mektedir:

Takvâ, itikadî konularda yanlış ve bâtıl inançlara kapılmaktan, amelî ve ahlâkî konularda eksik, kusurlu, kötü, zararlı ve haksız davranışlardan,

İslâm dininde esasları belirlenmiş olan hayat tarzına uymayan bir yaşayış-tan sakınmak, uzak durmaktır.

Takvâ, bütün faaliyetlerde, ödevlerin yerine getirilmesinde, her türlü kötülüklerin terkedilmesinde öncelikle Allah’tan ittika etmektir; yani Allah korkusunu, O’na karşı saygılı olmayı ön plana çıkararak bu saygıyı bütün davranışların ve hayatın temeli yapmaktır. Buna göre takvâ bütün ahlâkî erdemlerin temelidir ve insan ona sahip olduğu oranda diğer erdemlere de sahip olur.

2. Hilim

Hilim terimi, “akıl ve kültürle kazanılan, insan ilişkilerinde sabırlı, hoş-görülü, bağışlayıcı, uzlaşmacı ve medenî davranışlar sergilemeyi sağlayan ahlâkî erdem” şeklinde tanımlanabilir.

Bazı kaynaklarda hilim kavramı, sefeh ve cehl kavramlarının zıddı ola-rak gösterilmektedir. Bu iki kelime zulüm, serkeşlik, saldırganlık, barbarlık gibi Câhiliye dönemindeki hâkim ahlâkî zihniyetin karakteristik yapısını oluşturan duygu ve davranışları ifade etmektedir. Nitekim meşhur Câhiliye şairi Amr b. Külsûm’ün Muallaka’sında geçen, “Hele biri kalkıp da bize kar-şı câhillik etmeye görsün, o zaman biz câhillikte bütün câhillerden baskın çıkarız” anlamındaki beyit, câhiliye kelimesinin o kültürdeki anlamına işaret eden en çarpıcı örneklerdendir. Aslında Kur’an’ın müşriklere yönelttiği yo-ğun eleştirilerin temelinde de onlardaki bu câhillik (barbarlık) ahlâkı vardır. Çünkü onlar aslında akılları yatmadığı için inkâr etmiyorlardı; fakat gurur, kibir, inat, saldırganlık ve düşmanlık gibi hoyrat duyguları ve kötü alış-kanlıkları yüzünden; İslâm’ın getirdiği adalet, eşitlik, kardeşlik, merhamet, sabır, tahammül, uzlaşma, kaynaşma, barış gibi ilkeleri içlerine sindireme-dikleri için inkârcılıkta direniyorlardı. İşte Kur’an’daki “hamiyyete’l-câhiliyye” (Câhiliye küstahlığı; el-Feth 48/26) deyimi onların bu barbarlık ve uzlaşmazlık karakterini ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de hilim kelimesi bir âyette çoğul (ahlâm) olarak geç-mekte, burada “Onlara bunu hilimleri (ahlâm) mi emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?” (et-Tûr 52/32) denilmektedir. Bütün tefsirlerde bu âyetteki ahlâm akıl kelimesiyle açıklanır. Bunun dışında, “hilim sahibi” anlamında “halîm” Allah’ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ) biri olarak mağfiret (bağışlama), ilim gibi kavramlarla birlikte on bir âyette tekrar edilmiştir. Tef-sir ve kelâm kitaplarında esmâ-i hüsnâdan biri olarak halîmin, “çok sabırlı, günahkârları cezalandırmakta acele etmeyen” veya “kullarının isyanından

etkilenmeyen, günahkârlara gazap etmesi kendisini telâşa sevketmeyen, her işi olması gerektiği ölçüde yapan” anlamına geldiği belirtilir. İbn Hibbân el-Büstî Ravzatü’l-ukalâ’ ve nüzhetü’l-fuzalâ’ adlı ahlâk kitabında (s. 209) bu âyetlere dayanarak hilmin akıldan daha üstün bir erdem olduğunu, çün-kü yüce Allah’ın Kur’an’da kendisini akılla değil hilimle nitelediğini ifade eder. Bu görüşü Gazzâlî de tekrar etmiştir (İhyâ’, III, 179). Ayrıca, yine halîm iki âyette (et-Tevbe 9/14; Hûd 11/75) Hz. İbrâhim’in, bir âyette (es-Sâffât 37/101) Hz. İshak’ın niteliği olarak yer almaktadır.

Hz. Peygamber, hemen bütün hadis mecmualarında ve edebî-ahlâkî mahiyetteki antolojik eserlerde yer verilen bir hadisinde bir sahâbîyi över-ken, “Sende Allah’ın sevdiği iki haslet vardır; bunlardan biri hilim, diğeri de teennidir” (Müslim, “Îmân”, 25, 26; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 149) buyurmuştur. İbnü’l-Esîr’e göre bu hadisteki hilim “akıl”, teenni de “kararlılık, ağır başlı-lık” anlamına gelir (en-Nihâye, I, 434). Ebû Dâvûd’un Sünen’inde “Kitâbü’l-Edeb”in ilk babı “Hilim ve Peygamber’in Ahlâkı” başlığını taşır. Bu başlık, Resûlullah’ın ahlâkının temelini hilim faziletinin oluşturduğunu ima eder. Burada Resûlullah’ın hoşgörüsünü, affediciliğini ve sabrını anlatan hadisler yer alır. Ayrıca bütün hadis mecmualarında, İslâm bilginlerince hilmin kap-samında gösterilen akıl, basîret, kararlılık, öfkeye hâkim olma, affetme, hoşgörü, sabır, vakar, rıfk gibi ahlâkî erdemlere dair pek çok hadis bulun-maktadır.

Özellikle Ignaz Goldziher’den itibaren müsteşrikler İslâm ahlâkının, do-layısıyla İslâm insanın karakterini belirleyen temel erdemin hilim olduğu kanaatine varmışlardır. Zira Câhiliye döneminde çok az sayıda insan bu fa-ziletin kıymetini takdir ederken İslâm dini bunu, ahlâkî ve sosyal alanda bü-tün müslümanlara yaymayı amaçlamıştır (I. Goldziher, Muslims Studies, s.

206-207; Charles Pellat, Risâle fi’l-Hilm, s. 152). Kur’an ve hadisler yanında,

(759) yılında vefat eden Abdullah b. Mukaffa‘ın el-Edebü’l-kebîr’i, da-ha sonra İbn Kuteybe’nin Uyûnü’l-ahbâr’ı, Câhiz’in başta el-Mehâsin ve’l-ezdâd, el-Beyân ve’t-tebyîn olmak üzere çeşitli eserlerinde ve daha birçok benzerinde verilen bilgiler hilmin pek çok erdemi kapsayan bir İslâm ahlâkı kavramı olduğunu göstermektedir.

Bütün kaynaklarda hilim, biri zihnî, diğeri ahlâkî olmak üzere iki an-lamda geçmektedir. Zihnî anlamda hilim akıl demektir. Bu mânadaki hilim ahmaklık, sefahat ve cahilliğin zıddı olarak gösterilir. İşte “Onlara bunu akılları mı emrediyor?” meâlindeki âyet dolaylı olarak müslümanlara aklın irşadına uymayı, akıllı davranmayı; ahmak, beyinsiz ve cahil kalmaktan

uzak durmayı gerekli kılmaktadır. Bu âyetin devamındaki “Yoksa onlar tuğ-yan etmiş bir kavim midir?” ifadesinden anlaşıldığına göre hilimde, “tuğ-yan”nın zıddı olan bir anlam da vardır. Buna göre akıllı insan tuğyan et-mez, yani azgınlık yapmaz, haddi aşmaz, öfkeye kapılıp kendinden geçmez.

Hilmin ahlâkî ve amelî gelişmişliği ifade eden mânasını en iyi ortaya koyan İbn Sînâ, İlmü’l-ahlâk adlı risâlesinde (Tis‘u Resâil, Kostantiniye 1298, s. 108) bu mânadaki hilmin altında şu faziletleri sıralar: Öfkeyi yen-me, kerem (cömertlik, onurlu davranış), hoşgörü, af, gönül zenginliği, daya-nıklılık, kararlılık, kin gütmemek. Muhtelif kaynaklarda bunlara sabır, sekînet, vakar; ihtiraslara ve diğer bencil duygulara hâkimiyet gibi daha bir-çok fazilet eklenmektedir. En önde gelen müslüman ahlâk bilginlerinden olan İmam Mâverdî’ye göre hilim “huyların en yücelerinden”dir (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 245).

İslâmî literatürde hilmin kapsamı içinde gösterilen faziletler hakkında pek çok âyet ve hadis vardır. Gazzâlî, genellikle İslâm ahlâkı sahasında ya-zılmış eserlerin en önemlisi olarak kabul edilen İhyâü ulûmi’d-dîn’inde (III, 177), bir âyette geçen “Rabbânîler olunuz” (Âl-i İmrân 3/79) ifadesini “ha-lîm ve bilgili kimseler olunuz” şeklinde yorumlamıştır. Hasan-ı Basrî de bu âyetin devamındaki “Cahiller onlara sözlü sataşmada bulunduğunda, ‘Se-lâm!’ derler” ifadesini “Onlar halîm insanlardır; kendilerine karşı cahilce ve küstahça davrananlara bu şekilde cahillik ve küstahlıkla karşılık vermezler” biçiminde açıklamıştır.

Bu son âyet, sevginin oluşmasında ve dolayısıyla sosyal barışın sağ-lanmasında hilim erdeminin rolünü göstermesi bakımından özellikle ilgi çe-kicidir. Zira burada hilim ruhunu yansıtan en saygın davranışlardan biri olan kötülüğe karşı iyilik, düşmanı bile dost yapan bir güç olarak değerlen-dirilmiştir. Ünlü ahlâk bilgini İbnü’l-Mukaffa‘, hilmin bu gücüne şu sözlerle işaret eder: “Sakın sana iftira atana öfke ve intikam duygusuyla karşılık ver-me! Hilim ve vakar içinde mâkul karşılık ver. Hiç şüphen olmasın ki üstünlük ve kuvvet daima yumuşak (halîm) olanındır (el-Edebü’l-kebîr, s. 45-46).

Buraya kadar ifade edilenlerden anlaşılacağı üzere İslâm ahlâkı hilim sahibi olmayı; yani sabır, sekînet ve vakar gibi erdemlerle donanmayı; öf-keye, ihtiraslara ve diğer bencil duygulara hâkim olmayı; kendini bilmez in-sanların küstahça davranışları karşısında akıllı, soğukkanlı, ağır başlı hare-ket etmeyi öngörür. Fakat bu davranışların, erdemlilikten kaynaklanmasını ister; cahillikten, güçsüzlük ve onursuzluktan kaynaklanması halinde ise bunu bir zillet ve âcizlik sayar ve reddeder. Bir rivayette Resûlullah’ın,

“Eğer hasmından daha güçlü isen, onu bağışlayarak güçlü olmanın şükrü-

nü ödemiş ol” (Mâverdî, s. 245) buyurduğu bildirilir. Burada açıkça bağışla-manın güçlü olunduğu zaman bir değer ifade ettiği vurgulanmaktadır. Hz. Ömer’e atfedilen bir sözde de, Allah nezdinde devlet başkanının hilminden, rıfkından ve yumuşaklığından daha değerli bir hilim bulunmadığı belirtilir. Çünkü o, güçlü olduğu halde yumuşaktır. Ahlâk ve faziletiyle tanınan Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz’in “Hilmin ilimle, affın kudretle birleşmesi sonucunda ulaşılan faziletten daha üstünü asla yoktur” (Câhiz, el-Beyân, I,

anlamındaki sözü, özellikle Câhiz’in halîmi sahîf (zayıf, âciz) kelimesi-nin karşıtı olarak kullanması da (el-Osmâniyye, s. 193) hilmin cahillik ve güçsüzlükten kaynaklanan bir fazilet olmadığına işaret eder.

Buraya kadar açıklanmaya çalışılan takvâ ve hilim kavramları dışında Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde daha pek çok ahlâk kavramı varsa da bunların hepsini yukarıdakilere benzer tahlillere tâbi tutmak bu çalışmanın amacını ve çerçevesini taşar. Ancak aşağıdaki bölümlerde yeri geldikçe diğer bazı er-demler hakkında da bilgi verilecektir.

C) İslâm Ahlâkının Bir Bilim Dalı Olarak Ortaya Çıkışı

a) İlk Gelişmeler ve Örnek Eserler

İslâm’ın ilk yüzyılında ahlâk genellikle yukarıda bir ölçüde arzedilen di-nî ilke ve kurallara dayanmaktaydı. Müslümanlar, Kur’an’ın emrine uyarak hayatlarını Hz. Peygamber’in getirdiği öğretilere göre düzenlemeleri gerekti-ğine inanmışlardı. Takriben II. (VIII.) yüzyılın başlarından itibaren ortaya çıkan yeni durumlar karşısında giderek az çok farklı ahlâk anlayışları doğ-maya başladı. Kelâm ilminde kader ve kulların fiilleri ile ilgili meseleler aynı zamanda ahlâkın da en önemli teorik konularıydı. Tasavvuf geniş ölçüde ahlâkı ilgilendiren problemlerden doğmuş ve az çok yeni bir hayat üslûbu ve giderek bunu temellendirmeye yönelik bir teori oluşturmaya yönelmişti. Özellikle Grek felsefe kaynaklarının Arapça’ya aktarılması sonucunda müs-lüman filozoflar da temel ahlâk problemlerini rasyonel yöntemlerle irdeleyen eserler yazmışlardır.

Bütün bu gelişmelerin yanında temelini Kur’an’dan alan ve Hz. Pey-gamber ile ashabın hayatlarında şekillenmiş olan geleneksel İslâm ahlâkına bağlılığı ilke edinen anlayış da varlığını sürdürdü ve genel olarak ahlâka veya bu alanın özel konularına dair eserlerden oluşan zengin bir literatür doğdu. Daha çok hadisçi ve fakihler tarafından yapılan bu yöndeki ahlâk çalışmalarının ilk örnekleri arasında Abdullah b. Mübârek’in (ö. 181/707)

Kitâbü’z-Zühd ve’r-rekåik’ı, Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) ez-Zühd’ü, Buhârî’nin (ö. 256/877) el-Edebü’l-müfred’i zikredilebilir. Ayrıca, başta Kü-tüb-i Sitte olmak üzere hemen bütün hadis mecmualarında “Kitâbü’l-Edeb”, “Kitâbü’l-Birr”, “Kitâbü Hüsni’l-hulk” gibi başlıklar altında özellikle ahlâk hadislerini ihtiva eden bölümler bulunur. İslâm kültür tarihi boyunca devam eden “kırk hadis” külliyatının başta gelen konuları da ahlâkla ilgili olanlar-dır. Furû-i fıkıh türünden eserlerde amelî ahlâk, tefsir ilmine ait “ahkâmü’l-Kur’ân” türündeki eserlerde de nazarî veya amelî ahlâkla ilgili konulara yer verildiğine işaret etmek gerekir.

Daha sonraki dönemlerde İslâm kültür tarihinin en çok eser verilen alanlarından biri haline gelen İslâm ahlâkının başta gelen klasiklerinden biri, İbn Hibbân el-Büstî’nin (ö. 354/965), ahlâk konularındaki birikiminin yanında, kişisel tecrübelerini de yansıtan Ravzatü’l-ukalâ’ ve nüzhetü’l-fuzalâ’ adlı eseri olup tecrübeye dayalı ve gerçekçi görüşlerin yer aldığı eser İslâm ahlâk kültürünün en değerli ve yararlı kaynakları arasında gösteril-meye değer bir önem taşımaktadır. Hz. Peygamber’in ahlâkını bütün insan-lık için en yüksek hayat ideali olarak gösteren İbn Hazm’ın (ö. 456/1064) dinî-felsefî mahiyetteki el-Ahlâk ve’s-siyer fî müdâvâti’n-nüfûs’u müellifinin zihnî birikiminin ve hayat tecrübelerinin bir özeti olan muhtevasının önemi yanında edebî bakımdan da büyük bir değer taşır. Ebû Nasr et-Tabersî’nin (ö. 548/1153) Mekârimü’l-ahlâk’ı da yine Hz. Muhammed’in, hayatın bü-tün alanlarına ait tutum ve davranışlarını sergileyen ve onu bir ahlâk ideali olarak gösteren en tipik geleneksel ahlâk kitabı örneklerindendir. Râgıb el-İsfahânî’nin ez-Zerî‘a ilâ mekârimi’ş-şerî‘a isimli ahlâk kitabının önemini ifa-de etmek için Gazzâlî’nin, tasavvufun dışında kalan ahlâk konularında bu eseri birinci kaynak olarak kullandığını belirtmek yeterli olacaktır. Aynı ge-lenek içinde seçkin bir yere sahip olan ve yazıldığı dönemden bu yüzyılın başına kadar Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) İhyâ’ından sonra en çok okunan ahlâk kitabı olma özelliği taşıyan Mâverdî’nin (ö. 450/1058) Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı kitabı, tarih boyunca müslümanların ahlâkî kimlik ve kişiliğinin oluşmasında en başta rol oynamış eserler arasında yer alır.

b) Edep Kavramı ve Edebî-Ahlâkî Mahiyette Telifler

İslâm ahlâk kültüründe ahlâka yakın anlamda en çok kullanılan keli-melerden biri olan edep kavramı genellikle “bir toplumda örf, âdet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgiler” şek-linde tarif edilir. Edep teriminin “sünnet” kavramıyla ilişkili olduğu da ileri sü-rülür (Nallino, La Litterature arabe, s. 12-14). Câhiliye dönemiyle İslâm’ın başlangıcında edep ve aynı kökten başka kelimelerin -seyrek olarak- “da-vet, incelik, kibarlık, beğenme, alışkanlık, âdet” gibi daha çok din dışı an-lamlarda ve bir ölçüde ahlâkî bir kavram olarak kullanıldığı görülmektedir (bk. Abdülkadir el-Bağdâdî, Hizânetü’l-edeb, IX, 434). Daha sonra edep, “bir şey hakkındaki bilgi”, aynı kökten te’dib, “birini bir konuda bilgilendirme”, edip ise “bir şey hakkında bilgilendirilmiş kişi” anlamında kullanılmaya başlandı. Fakat bu kullanımlarda daima terimin ahlâk ve davranış bilgileriyle ilişkisi göz önünde bulundurulmuştur. Abdullah b. Mes‘ûd’un rivayet ettiği bir hadiste de, “Gerçekten bu Kur’an Allah’ın bir sofrasıdır (me’debetullâh);

O’nun sofrasından gücünüz yettiğince bilgi toplamaya çalışın”

buyurulurken “sofra” anlamında yine edep kökünden gelen bir kelime

(me’debe) kullanılmıştır. Başka bir hadiste de yine Kur’an’dan “Allah’ın

edebi” diye söz edilmesi ilgi çekicidir (son iki hadis için bk. Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 1; Hakim, Müstedrek, I, 555). Buna göre Kur’ân-ı Kerîm bir edep ve ahlâk kaynağıdır.

İslâm’da edep kültürünün en eski kaynaklarından olan İbn Kuteybe’nin Edebü’l-kâtib (Edebü’l-küttâb) adlı eserinde (s. 14, 20) tamamen Kur’an ve Sünnet ahlâkının özüne uygun olarak bir “dilin edeplendirilmesi”nden, bir de “nefsin edeplendirilmesi”nden söz edilir. Kişi dilini edeplendirmeden, ya-ni edebiyat ve dil bilimlerinde eğitilmeden önce nefsini edeplendirmeli, ahlâ-kını güzelleştirmelidir. Nefsin edeplendirilmesi iffet, hilim, sabır, gerçeğe saygı, vakar, merhamet gibi erdemlerle olur.

Hâris b. Esed el-Muhâsibî’nin Âdâbü’n-nüfûs adlı kitabı, bilhassa ahlâk ve tasavvufa dair sonraki çalışmalarda geniş ilgi görecek olan “nefsin edep-lendirilmesi” konusunda yazılan eserlerin ilki olmalıdır.

Bilhassa Câhiz ve öğrencisi Ebû Hayyân et-Tevhîdî (ö. 413/1023) gibi mütefekkir-edebiyatçıların eserleriyle bu kültürü saf bilgiden çok, bütün ni-telikleri, duyguları, davranışları, maddî ve mânevî değerleriyle insanı mer-kez alan bilgi ve hikmeti kapsamıştır. Aynı yüzyılın diğer bir ünlü yazarı da en az Câhiz kadar edep literatürüne hâkim olan İbn Kuteybe’dir. Onun dört ciltlik Uyûnü’l-ahbâr’ı İslâm edep-ahlâk kültürünün her seviyedeki insana hitap eden en zengin kaynaklarındandır. Dil ağırlıklı Edebü’l-kâtib adlı eseri ise, üst kademedeki devlet memurları için yazılan eserlerin ilki ve en geniş kapsamlı örneği olup bu türde “Edebü’l-vüzerâ”, “Edebü’l-kadî”, “Edebü’l-müftî”, “Edebü’n-nedîm”, “Âdâbü’l-mülûk”, “Âdâbü’s-siyâse” gibi başlıklar taşıyan eserlerin telifi sonraki yüzyıllarda da sürmüştür.

İmam Ebü’l-Hasan el-Mâverdî’nin edebe dair Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı kitabı, bu kaynakların ölümsüz örneklerindendir. Gerek ilmî ve fikrî ba-kımdan gerekse sistematik yönden bu alanın en değerli örneği Gazzâlî’nin İhyâü ulûmi’d-dîn’inin ilgili bölümleridir. Eserde edep terimine dinî, dün-yevî, tasavvufî, ahlâkî ve sosyal uygulamaları sistematize eden ilke ve ku-ralları içine alacak şekilde kapsam zenginliği kazandırılmıştır.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı