DHBT Dersleri-162″ESKİ TÜRK DİNİ”

Sınav Defteri
Temmuz 22, 2020

Eski Türk dini, Türklerin Gök Tanrı temelinde yazılı bir kaynağa
dayanmaksızın kendi iç kültürel dinamiklerinden doğan ve kuşaklar
boyu aktarılarak günümüze kadar ulaşan, gelenek ve göreneklerle şekillenmiş inanç ve pratikler bütünüdür.
1. Temel İnanç Esasları
A. Gök Tanrı
Eski Türk dininin temel unsurları dikkate alındığında, bunların ilkini Gök Tanrı inancının oluşturduğu görülür. Tanrı inancı sürekli bir
özelliğe sahiptir. İlk bakışta, en genel anlamı ile Türk din tarihinin,
Türklerin Tanrı ile ilişkilerinin tarihi olduğunu ve burada Tanrı’ya olan
inancın temel bir ‘arketip’i oluşturduğunu ifade edebiliriz.
Her ne kadar elimizde yazılı belgeler bulunmasa da Türklerin
arasında tanrı inancının çok daha gerilere uzanan varlığının izlerinden
söz etmek de mümkündür. Çeşitli araştırmacılar, Sümerlerin “parlak”
tanrısı “Dingir” ile Türklerin Gök Tanrısı arasındaki paralelliğe dikkat
çekmektedir.Asya’nın doğu ucundan Orta Avrupa’nın içlerine kadar her yerde
kendini gösteren bütün tarihi Türk topluluklarında tanrı inancı hep
merkez! bir yer almıştır. Tanrı kelimesi çeşitli Türk topluluklarında, her
bölgenin fonetik özelliklerine göre Yakutlarda “tangara”, Kazan Türklerinde “teri”, Çuvaşlarda “tura” ya da “tora”, Moğollarda “tenggeri” gibi
şekillere bürünmüşse de yine de asli formunu muhafaza ederek, Türklerin kabul ettikleri bütün din! sistemlerde yerini almıştır.
Gerçi Türk din tarihi içerisinde, Türklerin tanrıyı ifade etmek için,
ldi, lz, Ugan, Çalab, Bayat ve benzeri terimleri kullandıklarını zikretmek
de mümkündür. Ancak bunların hiçbiri Tanrı sözcüğü ölçüsünde yaygın bir kullanıma erişmediği gibi tarihi olarak da “Tanrı” kavramı kadar
eski ve köklü kelimeler olmaktan uzaktırlar.
Hunlar Gök Tanrı’ya inanıyor, onu daha sonra Kaşgarlı Mahmut’un ifade edeceği üzere, hem gök hem de tanrı anlamını içeren
“Tengri” kelimesi ile ifade ediyorlardı. Göktürkler de aynı anlamda
Tengri kelimesini kullanıyorlardı. Ayrıca Göktürkler Tonyukuk Kitabesi’nde “Türk Tanrısı” kavramına yer vermişlerdir. 763’te Mani dinini kabul eden Uygurlar, Tanrı kelimesinin başına Kün, Ay ve Kün-Ay kelimelerini ilave ederek Kün Tengri, Ay Tengri ve Kün-Ay Tengri kavramlarını
oluşturmuşlardır. Her ne kadar Kaşgarlı Mahmud, Türklerin büyük bir
dağ, büyük bir ağaç gibi kendilerine ulu görünen her şeye tengri dediklerini ifade ediyorsa da Türklerde tanrı kelimesi yalnızca Gök Tanrı’yı
ifade etmek için kullanılmıştır.
Türkler yüce ve soyut bir tanrı telakkisine ulaşmış olmakla birlikte, başlangıçta onu yine de gökte düşünüyorlardı. Nitekim Orhun Kitabelerinde “üze kök tengri” terkibinde Tanrı, aynı zamanda gök manasını da taşımaktaydı. Hatta Göktürk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde her şeyi hükmü altında tutan semanın, bozkırlı gözünde Tanrı
kabul edilmiş olabileceği imkan dahilinde görülmüştür.
Gök Tanrı, kudretli ve aşkın, “Yüce Tanrı” şeklinde kendini göstermektedir. Bu amaçla kitabelerde “semavi”, “yüce” ve “küçlü” terimleri yer almıştır. Ebedi anlamındaki “bengü” terimine ise ancak Moğol çağında rastlanmaktadır. Aynı şekilde “yaratıcı” sıfatıyla o, açık bir biçimde ancak Altay Türklerinde ve Yakutlarda görülmektedir. Türklerde
Gök Tanrı en azından mefhum olarak yaratıcı ve Kadir-i Mutlak Tanrı
şeklinde telakki edilmektedir. Ezeli ve ebedi olan, Hakanlar kut ve güç veren, kozmik düzeni ve toplumsal organizasyonu sağlayan, insanların
kaderinin kendisine bağlı olduğu Gök Tanrı’nın tapınakları mevcut değildir. Aynı şekilde Eski Türkler tarafından onun resmi ve heykeli yapılarak onlara tapınılmış da değildir.
Eski Türk dinindeki Gök Tanrı inancı ile ilgili belirtilmesi gereken
en önemli hususlardan birisi de onun antropomorfik (insanbiçimci)
özellikler taşımamasıdır. Bazı Türk destan ve hikayelerinde büyük olasılıkla dış etkilerle ve şüphesiz müteakip dönemlerde Tanrı’nın çocuklarından söz edilmekle birlikte bu durum en azından asli formu itibarıyla
Türklerde Gök Tanrı inancı için geçerli değildir. Eliade’in da özellikle
ifade ettiği üzere Türk tanrı anlayışında temelde “kutsal evliliğe” (hierogamie) rastlanmamaktadır. ı Türkler, daha eski Türk dini döneminde,
evrensel ve semavi dinlerin tektanrı anlayışına yakın özelliklere sahip
bir tanrı anlayışına erişmiş bulunmaktadırlar. Eşi ve benzeri olmayan,
insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve
mükafatlandıran bir “Ulu Varlık” telakkisi, Türklerin daha Asya Hunları
döneminde monoteizme doğru gelişmiş yüksek bir dine sahip olduğuna işaret etmektedir. Kendisine itaat edilmesi gereken ve koruyucu kudret olan Gök Tanrı tamamen manevi bir kudret haline yükselmiştir.
Özellikle üzerinde durulması gereken hususlardan birisi de her
ne kadar Göktürkler döneminde Tanrı’nın Türkleri koruması, hatta onları başka milletlerden üstün tutması, hakanların iktidarı ondan alması
sebebiyle Tonyukuk Kitabesi’nde “Türk Tanrısı” şeklinde bir ifade kullanılmakta ve bu nedenle de Türklerde Gök Tanrı sanki “ulusal bir tanrı” imiş gibi görünmekte ise de gerçekte o “milli bir ilah” olmaktan ziyade “evrensel tanrı” olarak kendini göstermektedir.
Gök Tanrı’nın, eski Türk dini tarihi içerisinde deus otiosus durumunu alması, kutsallığın gökten daha aşağı inerek yaygınlaşıp çoğalması, aynı zamanda Gök Tanrı’nın çeşitli etkilerle antropomorfik telakkiler
yönünde kişileştirilerek, başka isimler ve Hahlarla birleştirilmesi sonucunu da doğurmuştur. Örneğin Altay Türklerinde Gök Tanrı, “büyük”
ve “ulu” anlamında “Ülgen” veya “Ulu Zengin” manasında “Bay Ülgen”e; Kuzeybatı Moğolistan’ da yaşayan Soyotlarda Tanrı, “Kayrakan”a;
Yakutlarda ise Budist etkilerle şekillendiği anlaşılan “Ürüng Ayı Toyon”a dönüşmüştür.

B. Tabiat Güçlerine İnanma
Eski Türklerde, naturalist inançlara, Orhun Kitabelerinde “YerSub” şeklinde rastlanmaktadır. Yer-Sular “ıduk” yani kutsaldır. Her ne
kadar, eski Türk dininde naturalist inançların Türklerin hayat şartları ile
fonksiyonel bağlarını tam olarak tespit etmek mümkün değilse de özellikle Yer-Sular söz konusu olduğunda bu, kısmen kendini göstermektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki, dağ, orman, ırmak ve benzeri unsurlarla ilgili Yer-Su inançları Türklerde gelişmek suretiyle, özellikle imparatorluklar döneminde “vatan kültü”ne dönüşmüştür. Kağanların merkezi
“ıduk Ötüken” ve Tamir suyunun kaynağı “Tamag ıduk baş” buna örnek olarak gösterilebilir.
Bununla birlikte, Türk din tarihinde Yer-Suların en önemli temsilcileri dağlardır. Gerçekte Türklerde “dağ kültü”, Gök Tanrı inancı ile ilgilidir. Orta Asya’ da dağların adları mübarek, mukaddes, büyük ata, büyük hakan gibi anlamları içeren Han Tanrı, Buztağata, Iduk, Ata, Kuttağ
ve. benzeri isimlerle anılmıştır. Eski Türklerde dağlara Han, Ata gibi
isimler verilmiş olması, animist bir anlayışla bunların kişileştirilmek suretiyle kutsallaştırıldıklarını da ifade etmektedir. Efsaneler, Eski Türklerde dağların, insanlar gibi konuşan, duyan, hatta evlenip çoluk çocuk sahibi olan ruhsal varlıklar şeklinde tasavvur edilerek kutsallaştırıldıklarını bildirmektedir. Nitekim etnografik araştırmalardan, Altay dağlarının
Han addedildiklerini öğreniyoruz. Sagay gelinleri bu dağları “kayın babaları” olarak görüyor, onlara öyle sesleniyorlardı. Öte yandan, Eski
Türklerde her reis ve oymağın kendine has kutsal bir dağı olduğu gibi
daha büyük birliklerin de kutsal dağları bulunmaktaydı. Çinlilerin Tienşan dedikleri Tanrı Dağı Hsioung-nuların en önemli kutsal yerlerinden
biri olmuştur. Çok eski zamanlarda Wu-huanlar Kızıldağ denilen bir yeri kutsal bilmekteydiler. Tabgaçlarda her yıl hakan, atının üzerinde sabaha karşı kutsal dağa döne döne tırmanır ve orada Gök Tanrı’ya kur:­
ban sunardı. Çin kaynakları, Göktürklerin Ötüken’den başka kutsal bildikleri, Ötüken’in 250 km. batısında yer alan “Badin İnli” adlı bir dağın
bulunduğunu da haber vermektedir. Cüveyni’nin naklettiği bir efsane,
Uygurların saadet ve bolluk sağlayan ve kendisine Kuttag denilen bir
dağın bulunduğunu göstermektedir.
Eski Türk dini içerisinde, tabiat güçlerine inanç çerçevesinde dağ
kültünün yanı sıra “orman ve ağaç kültü” de önemli bir yer tutmaktadır. Türklerde Kutsal Ötüken Dağı ormanla kaplıdır ve “Ötüken Yış” (Ötüken Ormanı), Göktürkler ve Uygurlarca kutsal bilinmektedir.
Türkler, öteden beri ateşe saygı gösteriyor, onda kutsal ve temizleyici bir güç görüyorlardı. Altaylılar ve Yakutlar ateşteki bu kutsal ve temizleyici güç ya da ruha “ot izi” adını vermişlerdir.
Ateş yoluyla temizlenmenin ve böylece ateşe kutsal ve temizleyici
bir anlam ve önem atfetme uygulamasının tipik bir örneğini de yine
Türkler arasında oldukça yaygın olan, hastalıkları, evleri, ölüleri “tütsüleme” uygulamasında görmekteyiz. Türklerde ateş ayrıca kehanet aracı
olarak da kullanılmıştır. Öte yandan Türklerde ateş kültünün, “aile ocağı kültü” ile yakından ilgili oluşu da dikkate değerdir. Aile ocağı kültü
ise çok büyük bir ihtimalle, “atalar kültü” ile ilgilidir.
Yer-Su terimi, ağaç, ateş ve suyun yanı sıra toprağın ve aynı kategoriye dahil olmak üzere bir kısım taşların ve kayaların da eski Türk dini içerisinde kutsal bir anlam ve öneme sahip olduklarını ifade etmektedir. Orhun Kitabeleri’nde “mavi gök” ile “yağız yer” iki ana kozmik alan
oluşturmakta ve onlar birbirlerini tamamlamaktadır. Öte yandan Gök
Tanrı inancı dolayısıyla göğün bir anlamda kutsallık kazanmasının yanı
sıra “ıduk Yer-Sub” terimi de, Eski Türklerin yere de bir tür kutsallık atfettiklerini göstermektedir. Türkler ıduk olan yerlerin birer “izi” sinin bulunduğuna inanmışlardır. Ayrıca bazı kitabelerde, Yer-Su terimini zikretmeksizin, sadece “ıduk yer”den söz edildiği de görülmektedir. Iduk sayılan yerler, Türkler tarafından korumaya alınmış, bu yerlerin ağacını ve
ormanını kesmek, oralarda avlanmak yasaklanmıştır.
C. Atalar Kültü
Ölmüş ataları tazim ve onlar için kurbanlar sunma inanç ve adeti,
eski Türk dininin en önemli unsurlarından biridir. Atalar kültü özellikle
patriarkal aile tipinin egemen olduğu toplumlarda sıkça görülen bir
özelliktir. Atalar kültünde ölen her atanın ruhu ve dolayısıyla da mezarı
kült konusu olmamakta, yalnızca saygıdeğer olanlar buna erişmektedirler. Bu anlamda “ölüler kültü” ile “atalar kültü”nü de birbirinden ayırt etmek gerekmektedir.
Atalar kültü ile ilgili olarak, Türklerde ataların tasvirlerinin yapılıp
saklandığına dair kanıtlar mevcuttur. Orta Asya Türkleri arasında görülen ve bazıları keçeden, paçavradan, kayın ağacı kabuğundan bazıları
da hayvan derilerinden yapılan sembollere Altaylılar “töz”, Yakutlar
“tangara” diyorlardı. Bunlar duvarlara asılır veya torbalarda saklanır,
önemli bir yolculuğa veya ava çıkılırken üzerlerine saçı saçılır, ağızlarına yağ sürülürdü. Çin kaynakları, Göktürklerdeki benzeri uygulamaları
“tanrıların tasvirleri” şeklinde bildirmiştir. Tözlerin, put ve fetiş oldukları
ya da onların tanrıların tasvirleri değil, fakat ölen hısım ve akrabaları
temsilen onlar anısına yapılıp tapınaklarda saklanan nesneler olduklarına dair görüşler vardır.
Ongon ya da töz veya töslerle ilgili olarak kayda değer hususlardan biri de, gerek Moğollarda, gerekse Türklerde bunların genellikle
tavşan, ayı, kartal, sincap gibi şekiller altında tasavvur edilmesi ve “tilik”, “kozan”, “aba”, “bürküt”, “tiyin” gibi isimlerle anılmakta olmasıdır.
Eski Türk dininde ruhun tasavvuru konusunda zoomorfizm yaygın bir
karakteristik olarak dikkat çekmektedir.
Kayda değer olan hususlardan biri de Türklerde aynı anlamdaki
“aba”, yahut “apa” kavramlarıdır. Bunlar aynı zamanda baba, ata anlamlarını da içermektedir. Buna rağmen 11. yüzyılda Kıpçaklar ve Altay
Türkleri ona “aba”, Yakutlar ise “ese”, “ebe”, “ebüge” demişlerdir ki
bunların hepsi “ata” anlamındadır. Bu husus atalar kültü ile yakından
ilişkilidir. Eski Türk dininde hayvanlara verilen önem, zamanla yıldızlarla ilgili tasavvurlara da yansımış, yıldızların hayvanlarla temsil edilmeleri suretiyle, on iki Hayvanlı Türk Takvimi’nin oluşumuna imkan verilmiştir. Bu hayvanlar sıçan (fare), ud (inek), pars, tavuşgan (tavşan), it
(köpek) ve tonguz (domuz) dur.
D. Kozmoloji ve Yaratılış
Eski Türk dini, Gök Tanrı inancı, Yer-Sular ve atalar kültü ile evrensel bir sistem eğiliminde olduğundan, Türklerin evreni temel anlayış
biçimi de “üniversalizm” veya “üniversizm” şeklinde adlandırılmıştır.
Bazıları, yer ile gök arasındaki iki ilkeli bu ilişkiyi dikotomik bir biçimde
görmek istemiş, bu bakımdan da evren anlayışını “dikotomik üniversalizm” şeklinde adlandırmışlardır.
Türklerdeki bu iki katlı dikotomik üniversalist kozmoloji anlayışının, belli bir dönemden itibaren üç tabakalı bir tasavvura dönüştüğliğörülmektedir. Böylece, gök ve yer katlarına bir de yer altı eklenmiştir. Yer altı kötülükler ülkesi ve cehennem olarak düşünüldüğüne göre Türk
dünyasında kozmolojinin bu gelişim ve değişiminin din! kavramların
gelişmesi hadisesi ile ilişkili olduğu görülmektedir.
Deist bir anlayış esasında şekillenmiş olan Orhun Kitabeleri’nde
“kök tengri asra yagız yir kılındıkda ekin ara kişi oglı kılındığından” söz
edilmekte, bu da ilk kozmogonik esasları göstermektedir.
Türk mitolojisinde yaratılışla ilgili efsaneler daha geç dönemlere
aittir. Üstelik bunlarda yaratma düşüncesi açık bir şekilde kendini göstermez. Efsanelerde Tanrı’nın yaratıcılığı yoktan var etme şeklinde değil
kaostan kozmosa geçişi sağlamaktan ibarettir. Yaratılışta suya dalış motifi de önemli bir unsur olarak görülmektedir.
Eski Türkler kıyamet meselesine daha az ilgi duymuşlardır. Kitabelerde dünyanın sonu ile ilgili net bilgiler mevcut değildir. Öyle görünüyor ki, kıyamet anlayışı Budizm, Hıristiyanlık ve İslamiyet etkisi ile
oluşmuştur. Altaylılar kıyamet gününe “Kalgançı çak”, diğer Türk toplulukları ise “Uluğ kün” adını vermişlerdir.
2. Temel İbadetler
Tarih! kaynaklar Hunlar’ın her yıl mevsim değişiklikleri ile bir
bayram kutladıklarından, Çin kaynakları da Göktürkler de “Fu-yun-se”
adı verilen ibadethanelerin varlığından söz etmektedir. Burada ayrıca
Türk çadırının da Türklerde ibadet mekanı olduğunu söylemek gerekmektedir.
Eski Türk dininde sistemli olarak yapılan ferdi ibadetler bulunmasa da yine de duaların ferdi yapıldığını ifade etmek gerekir. İbadet türü
açısından bakıldığında ise eski Türk dininde “saçı” ile “yalama” adı altında ağaçlara bağlanan çaputlardan söz etmek gerekir. Birer kansız
kurban olan bu saçılar, Anadolu Türkçe’sinde yer alan “darısı başınıza”
temennisi ile günümüze kadar ulaşmıştır.
Türklerde en eski ve köklü ibadet kan akıtarak yapılan hayvan
kurbanıdır. Kurban için kullanılan “kergek”, “kereh”, “kudayı”, “Allahlık”, “itık”, “ıyık”, “yağış” ve “tapığ” kelimeleri kan akıtarak yapılan kurban ibadetinin önem ve yaygınlığını göstermektedir.

3. Şamanlar ve Şamanizm
Eski Türk dininde kamlar önemli bir yer tutmaktadır. Türkler tarafından “kam” adı verilen bu otorite tipine -Tunguzların dilinden alınmış
olmakla birlikte- “şaman” adı verilmektedir. Şaman, dini/sihri/mistik bir
otorite tipini temsil etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki deus otiosus konumunu almış bir Gök Tanrı, ikinci dereceden ve bazen onunla rekabette
imiş gibi görülen kutsiyetler, beşeri ruhun kararsızlığı, kötü ruhların sebep oldukları hastalıklar ve ölüm, öteki hayatta ruhun kaderi meselesi,
sosyal hayatın çeşitli problem ve sıkıntıları, önceleri iki, daha sonra üç
bölgeli ve çok katlı evren anlayışı ve bunların arasında bağlantının sağlanması meselesi gibi birçok husus, kamları/şamanları eski Türk dini
içerisinde önemli bir konuma getirmiştir. İşte bu sebeple bazıları eski
Türk dinine “Şamanizm” adını vermiştir.
Gerçekte “Şamanizm” arkaik bir dini-sihri-mistik olaydır. Ona Paleolitik Çağ’ dan bu yana rastlanılmaktadır. Kamları ya da bir asırdan fazla bir zamandır yaygın bir terim haline gelmiş olan şekliyle Şamanları
özellikle eski Türk dinine mahsus bir otorite tipiymiş gibi algılamak
yanlıştır. Her ne olursa olsun kamlar, eski Türk dini içerisinde belli bir
yere sahiptir. Bununla beraber onların faaliyetleri, statüleri ve fonksiyonları sınırlıdır. Bu bakımdan da onları Eski Türklerin dini tecrübelerini kuşatan tipler şeklinde algılamak hatalı olur.
Çin kaynaklarından Suy-şu’da (7. yüzyıl’ın ilk yarısı), Türklerin
“Hu” adını verdikleri sihirbazlardan söz edilmektedir. 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut’un Divanı’nda “Kam” kelimesi ‘kahin’ şeklinde tanımlanmaktadır. Aynı yüzyılda Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Biliginde onlar
“otacılar” ile eş değerde görülmektedir. Tanglara ait Çin yıllıkları, 9. yüzyılda Kırgızların “gan” adını verdikleri ve Çince “wu” denilen bir otorite
tipinden söz etmektedir. Bunun kam olması çok muhtemeldir. Nitekim
11. yüzyılda Kırgızlarda kamların varlığından söz edilmektedir. Altaylı
Türklerde de kam kelimesi mevcuttur. Anlaşılan bu kelime Türklerde
yaygın bir kullanıma sahiptir. Bununla birlikte Yakutlar, Kırgızlar, Özbekler, Kazaklar ve Moğollar bunları ifade için farklı kelimeler kullanmıştır. Yakutlar erkek ve kadın şamanlar arasında ayırım yapmakta ve
birincisine “oyun” ikincisine de “udagan”, Kırgız- Kazaklar “bahsı- bakşı” demektedir. Kamlar, gerek Türklerde ve gerekse de öteki birçok toplumlarda
yer almış, bulundukları şekil altında her şeyden önce bir “vecd ve istiğrak” teknisyenidir. Şaman, her şeyden önce kendi özel usulleri sayesinde vecd hali içinde ruhunun göklere yükseldiğini, yer altına indiğini ve
oralarda dolaştığını hisseden bir “trans” ustasıdır. Kamların, Tanrı veya
tanrılar ile insanlar ve ruhlar arasında aracılık yapma kabiliyetine sahip
olduğuna inanılmaktadır.
Kamlar ölümlerinden sonra ailenin ve kabilenin koruyucuları sayılmışlardır. Ancak onlar, toplumsal hayatın ve hatta toplumun dini yaşayışının tamamına hakim olamamışlardır. Zira Orta Asya’da kamların
dışında büyücü, kahin ve halk hekimi gibi tipler mevcuttur. Onlar birçok durumda kamlarla birbirlerine karıştırılmışlardır.
Türklerde kamların kendilerine özgü bir otorite tipi olduğuna
önemle işaret edilmelidir. Örneğin, Altaylarda kurban kesme görevi
kanılara ait değildir. Ölüm ve evlenme törenlerinde de onlar ancak kısırlık ve güç doğum gibi sıkıntılı hallerde müdahale edebilirler. Ava çıkmadan önce, bereketli bir av olması için kamların duasına başvurulurdu.
Sürülerin aç kurtlardan korunması için kanılara müracaat edilmekteydi.
Buna karşılık olayların normal cereyanı içinde Gök Tanrı veya öteki kutsiyetlere yapılan ibadetlerde, dini merasimlerde kamların yeri yoktur.
Hastalık ve ölüm gibi hallerde ise onlar uzman kabul edilirler. Bu bakımdan kamlar gerçek birer “psychopompe”durlar. Onların en başta gelen
fonksiyonu hastalıkları iyileştirmede kendini göstermektedir.
Herkes kam olamaz. Bu teknik kendi kendine öğrenmekle de elde edilemez. Bunun yollarından birisi irsiyettir. Bir başka yöntem, kam
olmaya doğal istidattır. Kamlık mesleğine eğilim ve istidat çoğu zaman
garip davranışlarla kendini belli eder. Dalgınlık, hayal görme, inziva
eğilimi, kendi kendine konuşma vb. davranışlar bunun belirtilerinden
sayılır. Ayrıca asabiyet, zaman zaman bayılma, sara nöbetlerine benzer
ve ağızdan köpük gelmesi yoluyla kendini gösteren patolojik haller,
ağaç kabukları ile beslenme, kendini ateşe ve suya atma, bıçakla kendini yaralama gibi davranışlar da kamlık eğilimi ve kabiliyetinin belirtileri
sayılmaktadır. Veraset yoluyla kamlığa seçilenlerin, ata şamanın ruhu tarafından rahatsız edildiği tasavvur edilir. Bu bakımdan onlarda da yukarıda sayılanlara benzer davranışlar gözlenebilir.
Dikkate değer hususlardan biri de kamların genellikle erkek oluşudur. Bununla birlikte kadın kamlardan da söz edilmektedir. Hatta bir rivayet Tobalar’da kadın Şamanlardan söz etmektedir. Cücenler için benzeri rivayetler mevcuttur.
Altay Şamanlığında kamlar “ak” ve “kara” şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Ak Kamların yalnızca göğe, iyi ve aydınlık ruhlar şerefine
kansız kurban ayin ve törenleri düzenledikleri; buna karşılık Kara Şamanların kötü ve karanlık tanrılarına, cehennem ilahı Erlik’e ayinler
düzenledikleri görülmektedir. Kadınların yalnızca Kara Şaman olabilecekleri düşünülmektedir. Kamlık, demircilik, sanat ve ateşle de ilişkili görülmektedir.
Kamlar, özel bir kıyafet ile de toplumda ayırt edilmektedir. Her
kamın kendine mahsus özel bir cübbesi, külahı, davulu ve maskesi
mevcuttur. Cübbe ve davulun vasıfları ve biçiminin, kamın hizmetinde
bulunduğu ruh tarafından bildirildiğine inanılmaktadır. Altaylılarda davulun yerine tef mevcuttur. Gerek cüppe, gerek külah ve gerekse de davulun üzerinde özel süsler daha doğrusu semboller mevcuttur. Bunlar
güneş, ay, yıldız, gök kuşağı, dünya ağacı gibi sembollerdir. Onların
hepsi kamların ekstazi halindeki iniş ve yükselişleri ile katlı kozmik anlayışı simgeler görünmektedir. Çin kaynakları özellikle davulun şaman
ayinlerinde çok eskiden beri kullanıldığını haber vermektedir.
Şaman ayininde göğe yükselişin bir de yer altına yani cehenneme
iniş şeklindeki karşılığı mevcuttur. Anlaşılan bu durum yükselişe göre
daha güç ve karmaşıktır. “İniş”, düşey veya yatay-düşey olabilmektedir.
Birinci durumda şaman/kam, sanki yedi basamaklı bir merdivenden yer
altı katlarına iniyormuş olarak düşünülür. Her basamakta yahut yerin altının her bir katında engellerle karşılaşmakta, onları aşmak için çeşitli
yollara başvurmaktadır. Nihayet yedinci kata ulaşan şaman orada cehennem dünyasının hakimi olan Erlik Han’a yakarmakta; bu arada Bay
Ülgen’i de anmakta ve sonuçta geri dönmektedir.
Kamların trans halinde gerek göğe yükselişleri gerekse de yer altına inişlerinin başta Altay ve Yakut kültürleri olmak üzere eski Türk
topluluklarının hayatında önemli bir yeri olduğu görülmektedir. Sürüler
ve ürünün rekoltesi hakkında bilgiler, ölen ve yer altına gidemeyen ruhların oraya ulaştırılması, hastanın ruhunun tutsaklıktan kurtarılarak sahibine iadesi, bu yolculuğun ana amaçlarını oluşturmaktadır. Bu amaçlarla hemen daima aynı senaryo uygulanmakta ancak toplum ve kültürlere göre olaylar çeşitlenmektedir. Her halde kamlar bu toplumların psişik bütünlüğünün korunmasında esaslı bir rol üstlenmiş görünmektedirler. Onlar kötü ruhlarla mücadelenin kahramanları olarak görünmekte; hastalıklar, kötü ruhlar ve kara büyü onların uzmanlık alanına girmektedir. Genel olarak denebilir ki kamlar hayatı, sağlığı, verimliliği ve
aydınlığı, ölüme, hastalıklara, kısırlığa, kötü ruhlara karşı savunmaktadır. Şamanlar, görünmez alemin kötülüklere eğilimli sakinlerine karşı
insanların arasından, onlarla ve daha genel olarak ruhlar alemi veya
kutsal alemle ve Tanrı’yla teması sağlayabilen, gerektiğinde de onlara
yardımlar eden, en azından onlara haber getiren bir otorite tipi olarak
toplumun manevi hayatında seçkin bir yere erişmiş bulunmaktadırlar.
Bu bakımdan bu toplumlarda ölümle, öte dünya ile görünmez alemle ilgili mitolojinin gelişmesinde, ahiret ve ölümden sonraki hayatla ilgili tasavvurlar ve inanışların şekillenmesinde, kamların ekstazik seyahatlerinin ve bu konuda onların naklettiklerinin önemli rolü olmuştur.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı