DHBT Dersleri-16-PEYGAMBERLERE İMAN

Sınav Defteri
Şubat 27, 2020

a) Peygamber Kavramı ve Peygamberlere İman

Peygamber, Farsça’da “haber taşıyan ve elçi” anlamlarına gelir. Dinî te-rim olarak, “Allah’ın kulları arasından seçtiği ve vahiyle şereflendirerek emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak üzere görevlendirdiği elçi”ye peygamber denir. Arapça’da, peygamber kelimesinin karşılığı olarak, gönderilmiş ve elçi demek olan resul ve mürsel kelimesi kullanılır. Terim olarak resul ve mürsel, yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla insanlara gönderilen peygambere denilir. Çoğulları “rüsul” ve “mürselûn”dür. Nebî de Allah’ın emir ve yasakla-rını insanlara haber veren, fakat yeni bir kitap ve yeni bir şeriatla gönderil-meyip, önceki bir peygamberin kitap ve şeriatını ümmetine bildirmeye gö-revli olan peygamberdir. Çoğulu “enbiyâ”dır. Risâlet ve nübüvvet kelimeleri masdar olup, peygamberlik anlamına gelmektedir.

Peygamberlere iman, imanın altı esasından biridir. Peygamberlere iman demek, insanlara doğru yolu göstermek için, Allah tarafından seçkin kimsele-rin gönderildiğine, bu kimselerin Allah’tan getirdiği bütün bilgilerin gerçek ve doğru olduğuna inanmak demektir. Yüce Allah her müslümana, aralarında herhangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere inanmayı farz kılmıştır:

“Peygamber de kendisine Rabbi tarafından indirilene iman etti, müminler de. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız…” (el-Bakara 2/285). Bu

sebeple peygamberlerin bir kısmına inanıp, diğerlerini tasdik etmemek küfür

sayılmıştır: “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip bir kısmına iman ederiz, ama bir kısmına inanmayız diyenler ve bunlar arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu? İşte gerçekten kâfirler bunlardır…” (en-Nisâ 4/150-151).

Kur’an’da da belirtildiği gibi yüce Allah, asırlar boyunca peygamberler göndermiş, insanları onlar aracılığıyla gerçeği benimseyip yaşamaya çağır-mıştır. Kendilerine peygamber gelmemiş hiçbir topluluk ve ümmet bulunma-dığı Kur’an’da şöyle dile getirilmektedir: “(Geçmiş) her ümmet içinde mut-laka bir uyarıcı peygamber bulunagelmiştir” (el-Fâtır 35/24), “Allah’a andol-sun ki biz senden önceki ümmetlere de peygamberler göndermişizdir…” (en-Nahl 16/63; ayrıca bk. Yûnus 10/47).

Peygamberlik, Allah vergisidir. Çalışma, ibadet ve taatla elde edilemez. Allah, peygamberlik yükünü taşıyabilecekleri ve lâyık olanları bilir ve diledi-ğini peygamber olarak seçer: “Bu, Allah’ın lutfudur. Onu dilediğine verir…” (el-Cum‘a 62/4). Bu seçimde mal, mülk, şan, şöhret ve makam etkili değildir.

Her konuda olduğu gibi peygamberlik konusunda da orta yolu gözeten İslâm, onları ilâh mertebesine çıkartmamış, Allah’ın elçisi ve kulu saymıştır. Biz peygamberlerin vahiyle şereflendirilmiş ve diğer insanlarda bulunmayan niteliklere sahip, seçkin kişiler olduklarını kabul ederiz. Fakat onların hiçbiri-sinde Tanrılık özelliği olmadığına, Allah’ın müsaadesi dışında fayda sağlama ve zararı giderme güçlerinin bulunmadığına, Allah’ın bildirdikleri dışında gaybı bilmediklerine inanırız (bk. el-Mâide 5/72-73, 75; el-A‘râf 7/188; et-Tevbe 9/30).

Peygamberler sadece dini tebliğle yetinmemişler, dinî esasları açıklamış-lar, sonra ümmetlerine öğretmişler, onları eğitip kötülüklerden arındırmışlar-dır. Bu işleri yaparken davalarından tâviz vermemişler, bu uğurda pek çok eza ve sıkıntıya göğüs germişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de de bildirildiği gibi, peygamberlik Hz. Muhammed ile son bulmuştur: “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir.

Fakat o, Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur…” (el-Ahzâb 33/40). Artık ondan sonra peygamber gelmeyecektir. Onun getirdiği mesaj da kıyamete kadar sürecektir. Hz. Muhammed’den sonra yeni bir peygam-ber geleceği, onun da yeni bir kitap getireceği konusunda ortaya atılan id-dialar, Kur’an’ın bu apaçık hükmünü, Hz. Muhammed’in “hâtemü’n-nebiyyîn” (peygamberlerin sonuncusu) olduğu inancını inkârdan başka bir şey değildir.

Peygambere Olan İhtiyaç ve Peygamber Gönderilmesindeki Hikmet

İnsanların gerçek birer yol gösterici olan peygamberlere ihtiyacı vardır. Her ne kadar insan yaratılırken akıl, bilinç, idrak, seçme imkânı gibi birta-kım yeteneklerle donatılmış ve bu yetenekler sayesinde kendisi, çevresi ve diğer yaratıklar hakkında bazı bilgiler edinmiş olsa da bütün bunlar sınırlı ve kendi gücü oranındadır. İnsanın gücünü aşan konularda ve yeterli olamadığı hususlarda yahut da gücü dahilinde olup da dış çevrenin olumsuz etkisiyle gerçeğe ulaşamadığı hususlarda elinden tutulması ve yolunun aydınlatılması gerekmektedir. İşte yarattığı insanın bu yönünü en iyi bilen yüce Allah, hikmetinin, lutuf ve yardımının bir sonucu olarak insanlara peygamberler göndermiştir. Bunun dışında insanların peygamberlere ihtiyaç duymalarının sebepleri arasında şunları söylemek mümkündür:

İnsanlar kendi akıllarıyla Allah’ın varlığını, birliğini anlayabilirlerse de, bunun ötesinde O’na ait birtakım yüce sıfatları tamamen anlayamazlar. Allah’a nasıl ibadet edileceğini, âhiretle ilgili durumları dosdoğru bilemezler. En kısa ve pürüzsüz bir yoldan giderek dünya ve âhiret mutluluğuna ka-vuşmak, fikir ve ahlâk yönüyle yükselmek, ancak peygamberlerin öğrettiği buyrukları yerine getirmekle mümkün olabilir. İşte yüce Allah, insanların bu ihtiyacını gidermek için peygamberler göndermiştir.

Eğer peygamber gönderilmemiş olsa insanlar, gerçek, iyi, doğru ve güzeli bulmada, faydalı ve zararlıyı ayırt etmede zorlanacaklar, bunun için çok zaman harcayacaklar, çoğu zaman da bu konuda duygularının, geleneklerinin, geçici arzu ve isteklerinin baskısı altında kalacaklar, gerçek doğru ile pratik yararı birbirine karıştıracaklar, isabetli karar veremeyecek-lerdir. İşte bu ve benzeri sebeplerle Allah rahmetinin bir sonucu olarak peygamberler göndermiştir: “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (el-Enbiya 21/107).

İnsanın belli işlerle sorumlu ve yükümlü tutulabilmesi ve bundan dolayı onlara sevap ve ceza verilebilmesi için bilgilendirilmesine, bunun için de peygamber gönderilmesine ihtiyaç vardır. Böylelikle âhirette insanların “bilmiyorduk, peygamber gönderilmedi” diye Allah’a karşı mazeret ileri sürmelerinin peşinen önüne geçilmiş olmaktadır: “Biz müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki artık peygamberlerden sonra insanların, Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın…” (en-Nisâ 4/165).

Peygamberler sanat, ticaret, ziraat ve çeşitli meslekleri topluma öğ-retmek suretiyle medeniyete, kültüre ve toplumsal gelişmeye katkıda bu-lunmuşlardır. Ümmetlerini hem bu dünyada hem de âhirette mutlu kılmaya çaba göstermişlerdir.

c) Peygamberlerin Sıfatları

Peygamberlerin sıfatları deyince onlarda bulunması câiz olan sıfatlarla ge-rekli (vâcip) ve zorunlu olan sıfatlar anlaşılır. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok ye-rinde vurgulandığı gibi peygamberler de insandır. Onlar da diğer insanlar gibi oturup kalkar, yiyip içerler, gezerler, evlenip çoluk çocuk sahibi olurlar, has-talanır ve ölürler; bu gibi özelliklere, peygamberler hakkında düşünülmesi câiz özellikler denir. İlâhî emir ve yasaklarla yükümlülük konusunda peygamberler de diğer insanlar gibidirler. Fakat onlar her hareketleriyle Allah’ın insanlar için seçtiği kulları ve elçileri, insanların kendilerine bakarak davranışlarına çekidüzen verdikleri birer örnek olduklarının bilinci içindedirler. Bu sebeple fakirken, sıkıntıdayken bile Allah’a şükrederler. Haset etmek, içi dışına uymamak gibi kötü huylardan hiçbiri onlarda bulunmaz.

Her peygamberde insan olmanın da ötesinde birtakım sıfatların bulun-ması gerekli ve zorunludur. Bunlara vâcip sıfatlar denir. Bu sıfatlar şunlar-dır:

Sıdk. “Doğru olmak” demektir. Her peygamber doğru sözlü ve dürüst bir insandır. Onlar asla yalan söylemezler. Eğer söyleyecek olsalardı kendi-lerine inanan halkın güven duygusunu kaybederlerdi. O zaman da peygam-ber göndermekteki gaye ve hikmet gerçekleşmemiş olurdu. Sıdkın zıddı olan yalan söylemek (kizb), peygamberler hakkında düşünülemez. Bütün pey-gamberler peygamberlikten önce de sonra da yalan söylememişlerdir.

Emanet. “Güvenilir olmak” demektir. Peygamberlerin hepsi emin ve güvenilir kişilerdir. Emanete asla hainlik etmezler. Bu konuda bir âyette
şöyle buyurulur: “Bir peygamber için emanete hıyanet yaraşmaz…” (Âl-i İmrân 3/161). Emanet sıfatının zıddı olan hıyanet, onlar hakkında düşünül-mesi imkânsız olan bir sıfattır.

İsmet. ”Günah işlememek, günahtan korunmuş olmak” demektir. Peygamberler hayatlarının hiçbir döneminde şirk ve küfür sayılan bir günahı işlemedikleri gibi özellikle peygamberlikten sonra kasten günah işlememişlerdir. İnsan olmaları sebebiyle günah derecesinde olmayan birtakım ufak tefek hataları bulunabilir. Ancak onların bu hatası yüce Allah’ın kendilerini uyarmasıyla derhal düzeltilir. Peygamberlerin bu tip küçük hatalarına “zelle”

denilir. İsmetin karşıtı olan mâsiyetten (günah işlemek) Allah onları koru-muştur. Peygamberler örnek ve önder kişiler oldukları için, konumlarını zedeleyecek davranışlardan da uzaktırlar.

Fetânet. “Peygamberlerin akıllı, zeki ve uyanık olmaları” demektir. Bunun zıddı olan ahmaklık peygamberlikle bağdaşmaz. Peygamberler zeki ve akıllı olmasalardı hitap ettikleri kişileri ikna edemezler, toplumsal dönüşümü sağlayamazlardı.

Tebliğ. “Peygamberlerin Allah’tan aldıkları buyrukları ve yasakları üm-metlerine eksiksiz iletmeleri” demektir. Tebliğin karşıtı olan gizlemek (kitmân) peygamberler hakkında düşünülemez. “Ey peygamber, Rabbinden sana indiri-leni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah’ın elçiliğini tebliğ etmemiş olursun” (el-Mâide 5/67) meâlindeki âyet, bu sıfattan söz etmektedir.

d) Kur’an’da Adı Geçen Peygamberler

İlk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar pek çok peygamber gelip geçmiştir. Gönderilen peygamberlerin sayısı konu-sunda Kuran’da herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bir hadiste peygam-berlerin sayısının 124.000 olduğu, bunlardan 315’ini resullerin teşkil ettiği haber verilmektedir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 266). Fakat bir âyette “Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssala-rını anlattığımız kimseler de var. Sana kıssalarını bildirmediğimiz kimseler de var…” (el-Mü’min 40/78) buyurulması göz önünde bulundurulursa peygam-berlerin sayısı ile ilgili bir rakam belirlemeksizin “Hz. Âdem’den Hz. Mu-hammed’e kadar gönderilmiş olan peygamberlerin hepsine inandım, hep-sinin hak ve gerçek olduklarını kabul ettim” demek daha uygundur.

Kur’an’da adı geçen peygamberler şunlardır: Âdem, İdrîs, Nûh, Hûd, Sâ-lih, Lût, İbrâhim, İsmâil, İshâk, Ya‘kub, Yûsuf, Şuayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleymân, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, İlyâs, Elyesa‘, Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ, Muhammed.

Bunlardan başka Kur’an’da üç isim daha zikredilmiştir. Fakat onların peygamber mi, velî mi oldukları konusunda fikir ayrılığı vardır. Bunlar Üze-yir, Lokmân ve Zülkarneyn’dir.

e) Peygamberlik Dereceleri

İslâm inancına göre bütün peygamberler, peygamber olmak açısından eşittirler. Allah, her müslümana aralarında herhangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere inanmayı farz kılmıştır. Hal böyle olmakla birlikte,

onların peygamberliklerini tasdik ettikten sonra aralarında derece farklılığı-nın bulunabileceği de kabul edilir. Bu konuda Kur’an’da şöyle buyrulur: “İşte

bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derecelerle yükseltmiştir…” (el-Bakara
2/253). Âyetteki “Allah’ın derecelerle yükselttiği kişi”den kasıt, peygamberi-miz Hz. Muhammed’dir. Onun diğer peygamberler arasında üstün ve eşsiz bir yeri vardır. Çünkü;

Hz. Peygamber yaratılmışların en üstünü ve en hayırlısı, Allah’ın en sevgili kuludur. Bir âyette “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz…” (Âl-i İmrân 3/110) buyurulmuştur. Bir ümmetin en hayırlı ümmet olması, o ümmetin uyduğu peygamberinin de en üstün varlık olmasını gerektirir.

Onun peygamberliği bütün insanlığı kapsamına alır. Halbuki öteki peygamberler belli topluluklar için gönderilmişlerdir. Bir âyette şöyle buyu-rulur: “Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönder-dik…” (Sebe’ 34/28).

Önceki peygamberlerin peygamberliği belli bir zaman dilimini içine alırken, onun peygamberliği kıyamete kadar sürecektir. O, son peygamber-dir; ondan başka peygamber gelmeyecektir.

O son peygamber olunca, onun getirdiği dinin de en son ve en mü-kemmel din olması tabiidir. İslâmiyet önceki dinlerin hükümlerini kaldırmıştır. Kıyamete kadar en son ve en mükemmel din olarak devam edecektir. Bir âyette şöyle buyrulur: “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki ni-metimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim…” (el-Mâide 5/3).

Hz. Peygamber’den sonra derece itibariyle Hz. Nûh, İbrâhim, Mûsâ ve Îsâ’nın içinde yer aldığı ülü’l-azm peygamberler, daha sonra resuller, daha sonra da diğer nebiler gelir.

Ülü’l-azm peygamberler, aldıkları ağır görev ve yüklendikleri sorumluluk karşısında herhangi bir yılgınlık göstermeden dini insanlara tebliğ görevini yerine getiren, bütün zorluklara göğüs germede azim ve sebat gösteren pey-gamberler demektir. Ülü’l-azm peygamberlerin isminin geçtiği bir âyette şöyle buyurulur: “O, dini ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin diye dinden Nûh’a tavsiye ettiğini, sana vahyeylediğimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı…” (eş-Şûrâ 42/13; ayrıca bk. el-Ahzâb 33/7).

f) Peygamberlik ve Vahiy

Peygamberlik ve vahiy birbirinden ayrılmayan iki kavramdır. Allah’tan vahiy almayan peygamber düşünülemez. Yüce Allah, emir, yasak, hüküm ve haberlerini peygamberine vahyetmek suretiyle yarattığı insanlara diledi-ğini bildirir.

Sözlükte “gizli konuşma, gönderme, emir, işaret, ilham” gibi anlamlara gelen vahiy, Allah Teâlâ’nın dilediği şeyleri peygamberlerine, mahiyeti bizce tam bilinemeyen bir yolla bildirmesi, Allah’la elçisi arasında bir çeşit gizli ve süratli haberleşme, Allah’ın elçisinin kalbine indirdiği şey demektir. Vahiy bir haldir, bir yaşayıştır. Nasıllığını ve niteliğini ancak onu yaşayan peygamber bilir. O, Allah’la peygamberi arasında bir sırdır. Ancak vahyin geliş şekilleri ve peygamberde meydana getirdiği etkiler ashap vasıtasıyla bilinmektedir.

Vahiy ile, kalpte beliren bilgi demek olan ilham arasında fark vardır. Va-hiy peygambere gelir, Allah tarafından korunur ve gözetim altında peygam-bere ulaşır. Peygamber vahyi alırken bilinci yerindedir. İlham ise korunmuş değildir, yanılma payı vardır ve bilinç dışı olarak Allah’ın sevgili kullarının kalbinde beliriverir.

Vahyin nasıl bir olay olduğunun ve mahiyetinin insanlarca bilinemeyişi ve algılanamayışı, vahiy olgusunu inkâr etmeyi gerektirmez. Çünkü bugün pozitif bilimlerin özellikle parapsikolojinin ilgilendiği metapsişik olaylar, var-lığı kabul edilen fakat net ve bilimsel olarak açıklanamayan olaylardır.

Yüce Allah bir âyette vahiy ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Allah,

bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle dilediğini vahyeder…” (eş-Şûrâ 42/51).

Hz. Peygamber’e vahiy şu şekillerde gelmiştir:

Doğru rüyalar. Peygamberimiz’in gördüğü rüyalar, daha sonra gerçek hayatta aynen meydana gelirdi.

Peygamberimiz uyanıkken, Cebrâil tarafından vahyin onun kalbine bırakılmasıdır. Şu âyet bu çeşit bir vahiyden söz etmektedir: “Onu, uyaran-lardan olasın diye, Cebrâil, apaçık Arapça’yla senin kalbine indirmiştir” (eş-

Şuarâ 26/193-195).

Cebrâil’in insan şekline girerek getirdiği vahiy, vahyin en kolay şekli-dir. Cibrîl hadisi diye meşhur olmuş hadis bu yolla gelmiştir.

Cebrâil, görünmeden çıngırak sesine benzer bir ses halinde vahyin gelme-sidir. Bu çeşit vahiy, Hz. Peygamber tarafından vahyin en ağır şekli olarak nite-lenmiştir. Kendisinde tehdit ve korkutma olan âyetler bu çeşit vahiyle gelmiştir. Bu çeşit vahiy gelirken, Hz. Peygamber son derece heyecanlanır, titrer, çok so-
ğuk günlerde dahi terlerdi (Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 2).

Cebrâil’in Hz. Peygamber’e uyku halinde getirdiği vahiydir. Bu tür vahiyle alınan söz Kur’an değildir.

Cebrâil’in kendi aslî şekliyle getirdiği vahiydir. Bu şekliyle vahiy iki defa gerçekleşmiştir. Birincisi peygamberliğinin ilk günü Hira’da iken, ikin-cisi de mi‘racda meydana gelmiştir: “Andolsun ki, onu bir diğer defa da sidretü’l-müntehânın yanında gördü” (en-Necm 53/13-14).

Vahyi, Hz. Peygamber’in doğrudan Allah’tan alması veya perde arka-sından Allah’la konuşması şeklinde gerçekleşen vahiydir. Mi‘racda gerçek-leşmiştir.

g) Peygamberliğin İspatı

Bir peygamberin peygamberliğini ispat, ancak hiç şüphe taşımayan ke-sin bir delille mümkün olabilir. Bu kesin delil de, ya onun gösterdiği mûci-zeyi duyu organıyla gözlemek, yahut kesin bilgi ifade eden mütevâtir bir haberle o mûcizeden haberdar olmaktır. Günümüzde bu deliller ancak Hz. Peygamber için geçerlidir. Hz. Peygamber’in ise başta Kur’an mûcizesi ol-mak üzere pek çok mûcizesi bize tevâtür yoluyla ulaşmıştır.

aa) Mûcize

Sözlükte “insanı âciz bırakan, karşı konulmaz, olağan üstü, garip ve tu-haf şey” anlamlarına gelen mûcize, terim olarak “yüce Allah’ın, peygamber-lik iddiasında bulunan peygamberini doğrulamak ve desteklemek için yarat-tığı, insanların benzerini getirmekten âciz kaldığı olağanüstü olay” diye tanımlanır. Tabiat kanunlarının geçerliliğini ve etkilerini kısa ve geçici bir süre durduran mûcizenin mahiyeti, pozitif bilimlerle açıklanamaz. Aksi halde bu mûcize olmaktan çıkar ve olağan bir şey olurdu. O halde mûcize, peygamber olan kişinin, akılların alamayacağı bir olayı Allah’ın kudreti ile göstermeyi başarmasıdır. Kur’an’da mûcize terimi yerine âyet, beyyine ve burhan kavramları kullanılır.

Bir olayın mûcize sayılabilmesi için şu özellikleri taşıması gerekir:

Mûcize gerçekte Allah’ın fiilidir. “Peygamberin mûcizesi” denilmesi, mûcizenin onun aracılığıyla olması ve onun doğruluğunu göstermesi sebe-biyledir.

Mûcize peygamberlerde meydana gelir. Peygamber olmayan birinin gösterdiği olağan üstülüğe mûcize denilemez.

Mûcize tabiat kanunlarına aykırı bir olaydır.

Mûcize, peygamberlik iddiasıyla birlikte bulunur. Peygamberlik iddia-sından önce veya sonra olmaz.

Mûcize, peygamberin isteğine uygun olur. “Dağı yerinden kaldıraca-ğım” diyen birisinin denizi yarması mûcize sayılmaz.

Kur’ân-ı Kerîm’de bazı mûcizelerden söz edilir. Bunların en meşhurları şunlardır:

Hz. İbrâhim, Bâbil Hükümdarı Nemrud tarafından ateşe atılmış ve ateş Allah’ın “Ey Ateş, İbrâhim’e karşı serin ve zararsız ol” emrine uyarak onu yakmamıştır (el-Enbiyâ 21/58-69).

Hz. Sâlih’in, Semûd kavminin isteği üzerine bir deve getirmesi, Semûd kavminin azarak deveyi kesmesi, buna karşılık yüce Allah’ın müthiş bir deprem ile onları yok etmesi (eş-Şuarâ 26/141-158).

Hz. Ya‘kub’un oğlu Yûsuf’un gömleğini kör olan gözüne sürmesi so-nucu gözlerinin açılması (Yûsuf 12/92-96).

Hz. Mûsâ’nın elindeki asânın yılan haline gelmesi (Tâhâ 20/17-21); elini koynuna sokup çıkardığında elinin eksiksiz ve bembeyaz olması (Tâhâ 20/22; en-Neml 27/12; el-Kasas 28/32); asâsının Firavun’un huzurundaki sihirbazların ip ve sopalarını yutuvermesi (Tâhâ 20/65-70); asâsını denize vurunca denizin yarılıp, İsrâiloğulları’nın açılan yoldan geçmesi, Firavun ve ordusu geçeceği sırada denizin tekrar kapanıp onları boğması (eş-Şuarâ 26/61-66).

Hz. Süleyman’ın bir kuşla konuşması (en-Neml 27/20-28); karıncanın sözünü anlaması (en-Neml 27/18-19).

Hz. Îsâ’nın Allah’ın izniyle çamurdan kuş yapıp, onu üflediği zaman canlı bir kuş olup uçması, ölüleri diriltmesi, anadan doğma körü ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iyileştirmesi (el-Mâide 5/110), havârilerin isteği üzerine gökten bir sofra indirmesi (el-Mâide 5/114-115).

bb) Diğer Olağan Üstü Haller

Diğer olağan üstü haller, olağan üstü olmak açısından mûcizeye benzerse de aralarında büyük fark vardır. Mûcize peygamberlik görevini üstlenmiş bir peygamberde meydana gelir. Mûcizede peygamberin meydan okuması da vardır. Mûcize dışındaki olağan üstülükler, peygamber olmayan kişilerde gö-rülür. Bu tip olaylarda meydan okuma da söz konusu değildir. Ayrıca mûcize taklit edilemezken, diğer olağan üstülükler taklit edilebilir. Mûcize dışında kalan diğer olağan üstü durumlar şunlardır:

İrhâs. Peygamber olacak şahsın, henüz peygamber olmadan önce gösterdiği olağan üstü durumlardır. Hz. Îsâ’nın beşikte iken konuşması gibi (el-Mâide 5/110-115).

Keramet. Peygamberine gönülden bağlı olan ve ona titizlikle uyan velî kulların gösterdikleri olağan üstü hallerdir.

Meûnet. Yüce Allah’ın velî olmayan bir müslüman kulunu, darda kaldığı veya sıkıntıya düştüğü zaman, olağan üstü bir şekilde bu darlık ve sıkıntıdan kurtarmasıdır.

İstidrac. Kâfir ve günahkâr kişilerden arzu ve isteklerine uygun olarak meydana gelen olağan üstü olaydır.

İhanet. Kâfir ve günahkâr kişilerden, arzu ve isteklerine aykırı olarak meydana gelen olaydır. Meselâ, peygamberlik taslayan inkârcılardan Müseylime, tek gözü kör olan bir adama, iyi olsun diye dua etmiş, bunun üzerine adamın öbür gözü de kör olmuştur.

h) Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin İspatı

Hz. Peygamber’in, peygamberliğini ispat eden mûcizeler genellikle üç başlık altında incelenir.

aa) Mânevî (aklî) Mûcize Olan Kur’an Mûcizesi

Kur’an her çağdaki akıl sahibi insana hitap eden, akıllara durgunluk vere-cek derecede büyük ve ebedî bir mûcizedir. Diğer peygamberlerin mûcizeleri dönemleri geçince bittiği, onları yalnız o dönemde yaşayanlar gözlediği halde, Kur’an mûcizesi kıyamete kadar sürecek bir mûcizedir. Hz. Peygamber bir hadislerinde “Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insan-

ların inandıkları bir mûcize verilmiş olmasın. Bana mûcize olarak verilen ise, ancak Allah’ın bana vahyettiğidir” buyurmuştur (Buhârî, “İ‘tisâm”, 1).

Kur’ân-ı Kerîm, hem söz hem de anlam yönünden mûcizedir. O, Arap edebi-yatının zirvede olduğu bir dönemde inmiş, Araplar’a kendisinin bir benzerini

getirmeleri için meydan okumuş, üslûbu, şaşırtıcı nazmı (ifadesi, lafzı), fesahat ve belâgatıyla onları âciz bırakmıştır. Ümmî olan Peygamber’in, Allah’tan aldığı vahiy ile insanlara bildirdiği Kur’an, en yüksek gerçekleri kapsamaktadır. Bilim ve tekniğin sonradan ulaştığı gerçekleri Kur’an asırlarca önceden haber vermiş, hiçbir buluş ve bilimsel gelişme, onun içeriği ile ters düşmemiştir.

bb) Hissî Mûcizeler

Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemdeki insanlara gösterdiği, duyu or-ganlarıyla algılanabilen olağan üstü olaylara hissî mûcize denilir. Hz. Pey-gamber’in hissî mûcizelerinin bir kısmı kendi şahsı ile ilgilidir. Ashaptan, Hz. Muhammed’in bedenî ve ruhî özellikleri, üstün ahlâkı ve örnek davranışları ile ilgili olarak nakledilen rivayetler, bunları değerlendiren ilim adamları ve bilge kişiler nezdinde, böyle yüce niteliklerin ondan önce ve sonra hiçbir kimsede toplanmadığı yönünde kesin bir ortak kanaat oluşturmuştur. Nite-kim bir yahudi iken Müslümanlığı kabul eden Abdullah b. Selâm, Hz. Pey-gamber’le ilk karşılaştığında: “Bu yüz asla bir yalancı yüzü olamaz” demek-ten kendini alamamıştır. Hz. Peygamber ömrü boyunca bu üstün nitelikleri kendisinde korumuş, inanmayanlar aşırı düşmanlıklarına rağmen onda eleştirebilecekleri bir yön bulamamışlardır. Bu da onun peygamberlik iddia-sını destekleyen çok güçlü bir delil kabul edilmiştir. Çünkü yüce Allah’ın, pey-gamber olmadığı halde peygamberliğini ileri süren bir kimsenin şahsında bunca üstünlükleri ve erdemi toplaması, ona 23 yıl müsaade etmesi, sonra da tebliğ ettiği dini, diğer dinlere üstün kılıp düşmanlarına galip getirmesi ve ölümünden sonra eserlerini kıyamete kadar yaşatması aklen imkânsızdır. Ayrıca, Hz. Peygamber’in İslâm çağrısını ilk kez, kitap sahibi olmayan ve hikmetten anlamayan bir kavme yöneltmesi, onlara kitabı ve hikmeti açık-laması, dinî ve hukukî hükümleri öğretmesi (el-Bakara 2/151) ve onların ahlâkını mükemmelleştirmesi de onun kişiliği ile ilgili hissî mûcizeleri ara-sında sayılmıştır.

Hz. Peygamber’in hissî mûcizelerinin bir kısmı da şahsının (bedeni ve ki-şiliği) dışında meydana gelmiştir. Bu tip mûcizelerinin en meşhurları şunlar-dır:

Bir gecenin çok kısa bir anında Mescid-i Harâm’dan, Mescid-i Aksâ’ya gitmesi ile başlayan isrâ ve mi‘rac mûcizesi (el-İsrâ 17/1).

Ayın iki parçaya ayrılması (Buhârî, “Menâkıb”, 27; Müslim, “Münâfikun”,

8).

Taşın Hz. Peygamber’le konuşması (Müslim, “Fezâil”, 2).

getirmeleri için meydan okumuş, üslûbu, şaşırtıcı nazmı (ifadesi, lafzı), fesahat ve belâgatıyla onları âciz bırakmıştır. Ümmî olan Peygamber’in, Allah’tan aldığı vahiy ile insanlara bildirdiği Kur’an, en yüksek gerçekleri kapsamaktadır. Bilim ve tekniğin sonradan ulaştığı gerçekleri Kur’an asırlarca önceden haber vermiş, hiçbir buluş ve bilimsel gelişme, onun içeriği ile ters düşmemiştir.

bb) Hissî Mûcizeler

Hz. Peygamber’in yaşadığı dönemdeki insanlara gösterdiği, duyu or-ganlarıyla algılanabilen olağan üstü olaylara hissî mûcize denilir. Hz. Pey-gamber’in hissî mûcizelerinin bir kısmı kendi şahsı ile ilgilidir. Ashaptan, Hz. Muhammed’in bedenî ve ruhî özellikleri, üstün ahlâkı ve örnek davranışları ile ilgili olarak nakledilen rivayetler, bunları değerlendiren ilim adamları ve bilge kişiler nezdinde, böyle yüce niteliklerin ondan önce ve sonra hiçbir kimsede toplanmadığı yönünde kesin bir ortak kanaat oluşturmuştur. Nite-kim bir yahudi iken Müslümanlığı kabul eden Abdullah b. Selâm, Hz. Pey-gamber’le ilk karşılaştığında: “Bu yüz asla bir yalancı yüzü olamaz” demek-ten kendini alamamıştır. Hz. Peygamber ömrü boyunca bu üstün nitelikleri kendisinde korumuş, inanmayanlar aşırı düşmanlıklarına rağmen onda eleştirebilecekleri bir yön bulamamışlardır. Bu da onun peygamberlik iddia-sını destekleyen çok güçlü bir delil kabul edilmiştir. Çünkü yüce Allah’ın, pey-gamber olmadığı halde peygamberliğini ileri süren bir kimsenin şahsında bunca üstünlükleri ve erdemi toplaması, ona 23 yıl müsaade etmesi, sonra da tebliğ ettiği dini, diğer dinlere üstün kılıp düşmanlarına galip getirmesi ve ölümünden sonra eserlerini kıyamete kadar yaşatması aklen imkânsızdır. Ayrıca, Hz. Peygamber’in İslâm çağrısını ilk kez, kitap sahibi olmayan ve hikmetten anlamayan bir kavme yöneltmesi, onlara kitabı ve hikmeti açık-laması, dinî ve hukukî hükümleri öğretmesi (el-Bakara 2/151) ve onların ahlâkını mükemmelleştirmesi de onun kişiliği ile ilgili hissî mûcizeleri ara-sında sayılmıştır.

Hz. Peygamber’in hissî mûcizelerinin bir kısmı da şahsının (bedeni ve ki-şiliği) dışında meydana gelmiştir. Bu tip mûcizelerinin en meşhurları şunlar-dır:

Bir gecenin çok kısa bir anında Mescid-i Harâm’dan, Mescid-i Aksâ’ya gitmesi ile başlayan isrâ ve mi‘rac mûcizesi (el-İsrâ 17/1).

Ayın iki parçaya ayrılması (Buhârî, “Menâkıb”, 27; Müslim, “Münâfikun”,

8).

Taşın Hz. Peygamber’le konuşması (Müslim, “Fezâil”, 2).

İlk zamanlar yanında hutbe okuduğu hurma kütüğünün, minber ya-pıldıktan sonra, Hz. Peygamber’in minbere çıkışında inlemeye başlaması, bunun üzerine Hz. Peygamber’in ona yaklaşarak okşar gibi elini gezdirmesi ve kütüğün susması (Buhârî, “Menâkıb”, 25).

Hayber fethinde bir yahudi kadının, Hz. Peygamber’i öldürmek ama-cıyla, ona kızartılmış zehirli koyun eti sunması üzerine, kendisinin zehirli olduğunu koyunun haber vermesi (Buhârî, “Tıb”, 55; Müslim, “Selâm”, 18; Ebû Dâvûd, “Dıyât”, 6).

cc) Haber Şeklindeki Mûcizeler

Bu tür bir mûcize, Hz. Peygamber’in herhangi bir eğitim ve öğretimden geçmediği halde geçmiş ve geleceğe dair vermiş olduğu haberleri ifade eder. Haberî mûcizeler arasında şunlar sayılabilir:

Hz. Peygamber önceki ümmetlerin tarihini okumadığı halde, yahudi ve hıristiyan bilginlerinin, geçmiş peygamberler ve eski ümmetler hakkın-daki çeşitli sorularını vahiyle cevaplandırmıştır.

Bedir Savaşı gününde, düşman ordusundan kimlerin nerede öldürüle-ceklerini önceden haber vermiş ve dediği gibi çıkmıştır (Müslim, “Cennet”, 17).

Kur’an’daki “Yakında o (müşrik) topluluğu bozulacak ve onlar arkala-rını dönüp kaçacaklardır” (el-Kamer 54/45) âyeti Mekke’de inmiş, âyetin haber verdiği husus, Bedir Savaşı’nda gerçekleşmiştir.

Yine Kur’ân-ı Kerîm’deki “Kur’an’ı sana farz kılan Allah, elbette seni dönülecek yere (Mekke’ye) döndürecektir…” (el-Kasas 28/85) âyetinde ha-ber verilen husus Mekke fethiyle gerçekleşmiştir.

Peygamberimiz bir hadislerinde “Yeryüzü önümde dürülmüş ve onun

doğusu ile batısı bana gösterilmiştir. Ümmetimin hâkimiyeti, bana dürülüp gösterildiği yerlere kadar ulaşacaktır” (Ebû Dâvud, “Fiten”, 1) buyurmuştur. Gerçekte de öyle olmuş, İslâm’ın sesi, dünyanın her tarafına ulaşmıştır.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı