DHBT Dersleri-152″Hümanizm ve Postmodernizmin Din Anlayışı”

Sınav Defteri
Temmuz 12, 2020

A. Hümanizm ve Din
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, hümanizm ya da daha
Türkçe bir ifadeyle insancılık, kendisine çok belirsiz anlamlar verilebilen ve çok farklı tanımları yapılabilen bir kavramdır. Bunlar arasında iki
tanesi daha belirgindir ve hümanistlerin din anlayışlarının anlaşılması
açısından da daha ufuk açıcıdır.
Birinci tanıma göre hümanizm, Rönesans Avrupasının kültürünü
karakterize eden entelektüel bir harekettir. 14. yüzyılda İtalya’da başlayıp daha sonra öteki Avrupa ülkelerine yayılan Rönesans hareketi filozoflarının çoğu hümanist olarak nitelendirilirler. Bu filozoflar, başta
akıl olmak üzere insanın farklı yetileri ve kapasitesi konusunda son
derece iyimserdiler. Onlar, Ortaçağ Hıristiyanlığının idealleştirdiği yüzü; tamamen öte dünyaya dönük rahip, rahibe ve çileci insan tipi yerine, akıllı ve özgür insanın daha ziyade bu dünyadaki yaşamına yönelik ilgileri, başarısı ve mutluluğu ile ilgilenmeye başladılar. Bununla
birlikte, bu anlamda hümanizm, aşağıda daha detaylı olarak değinileceği gibi tanrı inancıyla ve hatta büyük hümanistlerden Erasmus örneğinde açıkça görülebileceği üzere Roman Katolik dindarlığı ile karşıtlık içinde değil, onunla oldukça uyum içinde idi. Hümanizmin bu şekilde anlaşılması sadece Rönesans hümanistlerine özgü de değildir.
20. yüzyıldaki bazı Kıta Avrupa’sı filozofları da hümanizmi buna benzer bir biçimde tanımlarlar. Örneğin, Heidegger’in tanımına göre “Hümanizm şudur: insanın insanca (humanus) olmasına ve insanca olmanın dışında bir şey, ‘gayrı insani’, yani özünün dışında olmamasına ihtimam göstermek ve bunu düşünmektir.”
İkinci tanım, genelde dini inançları ve özellikle de tanrı ve ahiret
inançlarını reddeden ateistler ve naturalistlerin yaptıkları tanımdır. 20.
yüzyılda daha yaygın kullanılan bu tanıma göre ise hümanizm, insanın
sadece -onlara göre- var olan tek dünyadaki yani bu dünyadaki refahı
ile ilgilenilmesi gerektiğinde ısrar eden bir felsefi görüştür.20. yüzyılın genel tutumu ile uyum içinde Türkiye’de de felsefe
kitapları ve ansiklopedilerde hümanizm genellikle sadece bu ikinci anlamda veya ona yakın bir biçimde tanımlanmaktadır. Bunlara göre hümanizm, “dinden bağımsız bir kültür kurmak” isteyen m,odern insanın
yeni hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır yahut benzer ifadelerle o, “insanın yazgısının insanın kendisi dışında hiçbir güce
emanet edilemeyeceğini” savunan, “özünde, ateizme ya da agnostisizme dayanan ve dini ya da dini inancı dışlayan” bir yaşam görüşüdür.
Batı’ da yazılmış eserlerde birinci tanıma da yer verildiğinin bilinmesinde yarar vardır. Zira bu, hem hümanizm (insancılık) kavramına ve
ilk dönemin gerçek hümanistlerine haksızlık yapılmasını önlemekte
hem de Mevlana ve Yunus Emre gibi Müslüman düşünür, mutasavvıf ve
şairlerin hümanist olup olamayacakları gibi bir anlamda yersiz ama bitmez bir tartışmanın basit ve makul bir çözümüne yol açmaktadır.
Özellikle din anlayışları açısından bakıldığında hümanizmle ilgili
tarihsel dönemlerin farklılığı da ayrı bir önem arz etmektedir. Tarihsel
açıdan bakıldığında hümanizm, köken itibarıyla, felsefi düşüncenin
merkezine doğa yerine insanı geçiren Sokrates ile “insan her şeyin ölçüsüdür” diyen Protagoras gibi antik Yunan düşünürleri ve bunlar yanında bazı Ortaçağ İslam düşünürlerine kadar geri götürülebiliyorsa da,
esas itibarıyla Rönesans dönemi düşünürlerinin (Lorenzo Valla, Pico
della Mirandola, Erasmus, Thomas More, vd.) her alanda insana yaptıkları vurguyla ortaya çıkmış sayılır. Daha sonra o, ilerlemeci Aydınlanma
felsefesi ve modernist hareket ile gelişir. Bu dönemde, Voltaire, Diderot,
Rousseau, Bentham ve Hume gibi filozoflar hümanizmin tümüyle dindışı bir kimliğe bürünmesinde etkin rol oynamışlardır. 18. ve 19. yüzyıllarda hümanizm, bireyi ve bireyin özgür yaratma gücünü öne çıkaran
yeni bir çehreye bürünür. 20. yüzyılda ise özellikle İngilizce konuşulan
dünyada, ateizm aşırı bir akılcılık ve aşırı bir insan-merkezcili eş anlamlı bir terim haline gelir. 20. yüzyılda dinleri sorulduğun ‘hümanist’
diye cevap veren ve hümanizmin bir din olduğunu iddia eden ama gerçekte savundukları görüşün basit bir ateizm ve evrimci naturalist felsefeden pek farkı olmayan insanlar da vardır.
Son yüzyıllarda kendisine yüklenilen aşırı ateistik ve din karşıtı anlam, hümanizmi, din ile ilgili insanların ilgisizliğine ve hatta yüzeysel de
olsa eleştirilerine maruz bıraktığı gibi aşırı bireyselci ve insan-merkezci
tutumu da onu, 1970’lerden günümüze doğru gelen anti-hümanizm (insancılık karşıtlığı) akımını doğuracak kadar şiddetli eleştirilere maruz bırakmıştır. Yapısalcı, post-yapısalcı ve postmodernist düşünürlere göre
hümanizmin, insanı kendi geleceğine kendisi karar veren özerk bir varlık olarak tasarlaması ya da kendi yazgısını kendisi belirleyen “özgür insan” tasarımı, yanılsamadan başka bir şey değildir. Bu düşünce akımlarının ortak paydasına göre insan, toplumsal, siyasal, ekonomik, dilbilimsel
ya da ruhbilimsel yapılara bağımlı olan ya da onlar tarafından kuşatılmış
bulunan bir varlıktır. Günümüzün bazı postmodernist ve feminist felsefi
çevrelerinde hümanist tabiri artık övgü nitelemesi değil alay ve aşağılama nitelemesi haline gelmiştir. Onlara göre hümanizm, kulağa hoş gelen
bir tabir olsa da aslında artık Batı’nın kendisinin bile inanmadığı miadı
dolmuş bir ideolojiden başka bir şey değildir.
Öyle görünüyor ki hümanizmin bu denli eleştirilecek ve yerilecek
hale düşmesinin bir nedeni, sonraki dönemlerdeki ateist ve naturalistlerin kendi dünya görüşlerindeki zafiyetlerini örtmek için -Tanrı’yı ve öte
dünyayı inkar ettikten sonra yerine koyabildikleri hiçbir pozitif değer
olmadığı şeklindeki güçlü eleştiriden kurtulmak için- ‘insancılık’ gibi
her insanın kulağına hoş gelen bu olumlu kavramı kendi lehlerinde kötüye kullanmaları ve haksız yere ona ateizmin gülen yüzü gibi bir anlam
yüklemeleri olmuştur.
Dini açıdan bakıldığında, ne son yüzyıllarda ateizmle eş anlamda
görülen modern hümanizm çeşitleri (seküler hümanizm, sözde dini hümanizm, naturalistikhümanizm, vb.) ne de onun son onyıllarda yapılan
şiddetli eleştirilerine dayalı postmodern anti-hümanizm üzerinde fazlaca durmaya gerek vardır. Bunlar, din ve sağduyu açısından bakıldığında, birbirinin tez ve antitezini oluşturan ifrat ve tefrit akımlarıdır. Bu aşırılıklardan herhangi birinin farklı dönemlerde moda oluşuna aldırmaksızın, hümanizmin (“din karşıtlığı” veya “tanrısız din” olma iddiası değil
de) “din anlayışı” üzerinde durulacaksa incelenmesi ve vurgulanması
gereken hümanizm, Rönesans dönemi hümanistlerinin hümanizmidir.
Rönesans döneminde hümanistler, manastır yaşamının dini açıdan üstünlüğüne, tarikatçılığa ve bu çevrelerde ideal yaşam biçimi olarak görülen çileciliğe karşı çıkmakla birlikte, din karşıtı veya Hıristiyanlık karşıtı bir özellik taşımıyorlardı. Dini alanda da savundukları şey öteki alanlarda olduğu gibi insanın değeri, özgürlüğü ve kapasitesi etrafında dolanıyordu. İncil’de, sadece ölümden sonraki öte dünya mutluluğu
değil bu dünyadaki mutluluğun da vurgulandığını öne çıkarmaya çalışıyorlardı. Onlara göre dinin temel işlevlerinden birisi de günlük yaşamın
sıkıntıları karşısında insanın desteklenmesiydi.
Hoşgörü, hümanistlerin din anlayışlarının temel özelliklerinden
biriydi. Onların, dinlerin çokluğu ve çeşitliliği karşısındaki hoşgörülü
tutumu, insanlığın bütün dini inançlarının temelde bir olduğu ve bundan dolayı da evrensel bir dini barışın mümkün olduğu şeklindeki kanaatlerinden kaynaklanıyordu. Sadece dinler arasında değil, din ile felsefe arasında da ortak bir zeminin bulunduğunu ve daha sıcak bir dostluğun mümkün olduğunu savunuyorlardı. Pico della Mirandola başta
olmak üzere birçok hümanistin kanaatine göre farklı inançlar, aslında
tek bir kaynaktan, başlangıçta var olan bir vahiyden meydana gelmişlerdir ve bu vahyin, aslında birbiriyle çelişmeyen fakat her biri bir ölçüde
kısmi kalan ifadeleridirler. Hümanistlerin birçok alanda arzuladıkları ve
önerdikleri “asıl kaynaklara dönme” ilkesi dini alanda da gerçekleştirilmiş olsa onlara göre bu farklı din mensupları arasındaki teolojik nefret
ve hoşgörüsüzlüğün sona ermesi ve insan türünün mutlu atalarının, dini
barış anlayışı ve ortamına geri dönüş olurdu. tık dönem hümanistlerinin
bu görüşleri daha sonra 16. yüzyılın ilk yarısında daha modern ve daha _
etkili bir biçimde Hollanda’lı hümanist Erasmus ve İngiliz hümanist
Thomas More tarafından savunulmaya devam edildi.
Örneğin Erasmus, Deliliğe Methiye adlı eserinde hilekar sofuluğu,
muskacılığı, sihre güveni eleştirdikten sonra bütün bu deliliklerin ortasında bir “Hakim insan kalkıp, şu hakikatleri ilan etsin.” diyerek gerçek
dindarlığa yönelik önerilerde bulunur: “Hakimce yaşamakladır ki müessif kazalardan sakınırsınız; günahlarınız yalnız rahiplere verdiğiniz para
ile değil fakat günah korkusu, göz yaşları, uykusuz geceler, dualar, oruçlar ve bütün diğer “amali hasene” ile affolur.” Bir başka yerde şekilci dindarlığı eleştirip, iffeti ve ilahi sevgiyi vurgular: “Mesela birçok
kimseler,”
der “Meryem’in tasvirlerinden biri önünde öğle vakti bir mum yakarak
ona büyük bir tazimde bulunduklarını zannederler. Ama onun iffetini,
tevazuunu, ruhi ve ilahi şeylere sevgisini taklide uğraşanlar ne kadar azdır.” Yine o, din adamlarının din adına savaş bezirganlığı yapmalarını da
eleştirir. Dönemin din adamlarını, “Mesih’in kilisesi kanla kuruldu, kanla
temellendi, kanla büyüdü, diye onu idare ve müdafaa etmek için de kan
dökmek lazımdır, sanırlar.” diye eleştirdikten sonra, kendi kanaatini belirtir: “Savaş, o kadar dinsizcedir ki Mesihin büsbütün zıddıdır.” Kısacası,
bu hümanist filozofun eserindeki dinle ilgili pek çok eleştirinin tamamı, ima veya iddia edildiği gibi doğrudan dine yönelik değil, “hakiki dine”
verdiği zarardan dolayı “uydurma bir dindarlığı” eleştirmekten ibarettir.
Thomas More’un din anlayışında da benzer özellikler görülür.
Dinsel bağnazlık ve çilecilik eleştirilirken, din özgürlüğü ve tüm dinlere
hoşgörü ile bakılması gerektiği savunulur. More’un Utopia adlı eserine
göre “Utopialıların en eski yasalarından biri şudur: Kimse dininden ötürü
kötülenemez.” Ayrıca, “her insan istediği dini tutabilir, başkalarını kendi
dinine çekmek için elinden geleni yapabilir yeter ki bunu tatlılıkla, alçakgönüllülükle, efendice yapsın ve inandıramadığı insanlara karşı zor
kullanmasın, onları suçlamasın, ikilik yaratan tatsız sözlerden kaçınsın.”
Öteki dinlere karşı hoşgörü ile birlikte More, boş inançlardan daha akla
yatkın inançlara doğru bir ilerleme olabileceğini öngörmektedir. Utopia’ da çeşitli dinler vardır; kimi Güneş’e tapar, kimi Ay’a. “Ama Utopia’lıların büyük çoğunluğu ve en akıllıları, bütün bu putları bırakıp, bir tek
Tanrı bilirler … Onun dışında hiçbir varlıkta tanrılık görmezler. Utopia’lıların dinleri ne kadar değişik olsa da hepsi şu inançta birleşirler: Dünyayı
yaratan ve yürüten bir yüce varlık vardır.” Erasmus gibi More’un asıl eleştirdiği şeyler de gerçek dindarlık değil din kisvesi altındaki falcılık, kahinlik, savaşçılık ve benzerleridir. Onun ifadesiyle, “başka ulusların pek
önem verdikleri fallara, kehanetlere gelince, Utopialılar bunları saçma
bulur ve alaya alırlar. Buna karşılık, tabiat yasalarını aşan mucizelere saygıları vardır onlarda Tanrı varlığının ve gücünün bir belirtisini görürler.”
Görüldüğü gibi hümanizmin yahut hümanistlerin din anlayışı hiç
de bazılarının göstermeye çalıştığı gibi din karşıtı bir anlayış değildir.
Başka bir deyişle insancılık, “Tanrı karşısında insan”cılık değil, sadece
Ortaçağ Hıristiyanlığının ihmal ettiği, öte dünyaya ertelediği ve çoğu kere de yozlaştırdığı, insanlığını unutmuş ya da insanlığından çıkmış sözde
insan anlayışı karşısında, bu dünyadaki insanlığını, mutluluğunu, değerlerini, özgürlüğünü ve kapasitesini de hatırlayan, önemseyen ve geliştirmeye çalışan insana yönelik bir insancılıktır. Kısacası, hümanizm, “Tanrı’ya karşı insan”cılık değil, “sahte insana karşı gerçek insan”cılıktır.
20. yüzyılın sözde hümanist ateistleri ve naturalistleri bir yana
koyulmak şartıyla klasik insancıların din anlayışı da tanrı veya din karşıtlığı değil “sahte dindarlığa karşı gerçek dindarlık” taraftarlığıdır. Din
anlayışlarının en belirgin özelliklerinden bazısı “daha akla yatkın”
inançlara sahip olma, “daha işlevsel ve yararlı” bir dindarlık biçimi benimseme ve öteki dinlere karşı “daha hoşgörülü ve çoğulcu” bir tutum içinde olma özlemi ve çabası olarak özetlenebilir. Bunlar, İslam dini
açısından bakıldığında dine zararlı olan ve karşı olunması gereken şeyler değildir. Bunlar ve benzerleri, zaten İslam’ın bazı Hıristiyanlık yorumlarına yönelik yaptığı klasik eleştirilerinin Hıristiyanlık içinden yapılan tekrarlarından ibarettir.
B. Postmodernizmin Din Anlayışı
Baştan belirtmek gerekir ki postmodernizmi tanımlamak veya
özet bir biçimde anlatmak bu konunun uzmanlarının ve hatta savunucularının bile kaçındığı bir husustur. “Post” öntakısı, modernizm “sonrası” anlamına geliyorsa da bu müphem anlam, modern olandan hepten
kopma ve ona eleştirel bir alternatif oluşturma anlamına da gelebildiği
gibi modern olanın devamı, uzantısı ve ileri bir evresi olma anlamında
da kullanılabilmektedir. Tanımla ilgili bu kargaşa karşısında çoğu yazar
postmodern filozof Lyotard’ın tanımına sığınmaktadır. Lyotard’ın kendisi de bu güçlüğün farkındadır ve “Ekstrem olanı basitleştirmek amacıyla
postmoderni meta-anlatılara yönelik inanmazlık (ineredulity) olarak tanımlayacağım.” der. Bu tanım, özellikle dinler ve İslam dini açısından –
bakıldığında daha ayrı bir önem arz etmektedir. Çünkü burada sözü
edilen “meta-anlatı”, bütünselleştirici üst anlatı yahut daha basit bir deyişle kuşatıcı dünya görüşleri arasına Aydınlanma, Marksizm, Liberalizm, Pozitivizm gibi felsefi ideolojiler girdiği gibi Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi büyük dinler de girmektedir.
Postmodernizm, daha çok modernitenin ve Aydınlanmanın araçsal akılcılığına, pozitivizmine, doğrusal ilerlemeciliğine, ataerkil ve hiyerarşik yapısına ve seçkinci kültür fikrine karşı eleştirel bir tavır ve tepki olarak doğmuştur. Doğa bilimlerinin evrensel geçerlilik iddialarıyla
bu bilimlerin somutlaştırdığı araçsal, nesnelleştirici ve indirgeymakılcılığa karşı çıkış Nietzsche ve Heidegger gibi filozoflardan sonra Lyotard,
Derrida ve Rorty gibi postmodernistlerce de eleştirilmiştir. Örneğin Lyotard’a göre “Bilimsel bilgi, bilginin bütünlüğünü temsil etmez … Bilgi
kavramıyla kastedilen sadece bir düzanlamsal önermeler kümesi değil
bundan ötede bir şeydir, “nasıl yapılacağını bilme”, “nasıl yaşanacağını
bilme” ve “nasıl dinlenileceğini bilme” düşüncelerini de içermektedir”.
Böylece modernizmin akılcılık (rasyonalizm), bilimcilik (pozitivizm),
insancılık (hümanizm) gibi en temel kabullerine karşı çıkan postmodernistler, bunlar ve benzeri değerler yerine, görececiliği (relativizm), çoğulculuğu (pluralizm), kuşkuculuğu (septisizm), seçmeciliği (eklektisizm), farklı gelenekleri ve öteki’nin haklarının savunuculuğunu öne çıkarmaktadırlar. Onlar, evrensel bir hakikat ve aklın, evrensel ahlaki değer ve ölçütlerin imkanından kuşku duymakta iyi ve kötü gibi temel ahlaki değerlerin yetersiz olduklarını insanların öznel yorumlar geliştirmekten öteye gidemeyeceklerini vurgulamaktadırlar.
Modernistlerin akılcılık ve bilimcilik eksenli eleştirilerinden son birkaç asırdır rahatsızlık duymakta olan dindar insanlar, postmodernistlerin
modernizm ve modernitenin aşırılıklarına yönelik eleştirilerini de bunlar
yerine öne sürdükleri çoğulculuk, hoşgörü, öteki’ne vurgu ve bir dereceye kadar görececiliği de az çok memnuniyetle karşılayabilmektedirler. Zira geniş anlamda bakıldığında, bir postmodernist düşünürün dediği gibi
“Postmodern akıl, modern bilimsel akıl tarafından itilip kakılan ya da sınırdışı edilen bu aileye [dine] daimi bir oturma izni vermeyi kararlaştırmış
bulunuyor.” Bununla birlikte öyle görünüyor ki biraz daha yakından ve
ayrıntılı bakıldığında postmodernizmin olsun, onun toplumsal yaşam biçimine dönüşmüş hali olan postmodernitenin olsun, dinin ve özellikle de
İslam gibi makullük ve evrensellik iddiası olan büyük dinlerin temel iddialarının ve inanç esaslarının, kavramsal, tarihsel ve toplumsal varlıklarını
inkar etmeseler de, hakiki anlamlarının yahut ontolojik gerçekliklerinin
en azından altını oydukları gözden kaçmamaktadır.
Bryan Turner’ın dediği gibi, “Eğer postmodernizm, büyük söylemler bakımından eleştirisel bir şüphecilikten ibaretse o zaman büyük
dinlerin büyük anlatıları da aynı derecede alay ve parodi konusu olacaktır.” Turner’a göre dine yönelik tehlike postmodernizmden çok postmoderniteden gelecektir. Zira kültürün postmodernizasyonu, inancı
erozyona uğratmaktadır. “Batı’nın tüketim kültürü ve hedonizminin
(hazcılık) mevcudiyeti, geleneksel din! inançların doğası üzerinde, örneğin bir köy düzeyinde, kilise ya da akademinin din! liderleri ya da diğer entelektüel seçkinlerinin entelektüel inançlarından çok daha önemli bir etki yapmaktadır. Postmodernizm yalnızca seçkin bir entelektüel
grubunun entelektüel dünyasını yeniden organize etmekle, inançlarda
bir değişim meydana getirmemektedir. Daha çok, kültürel değişim aracılığıyla, günlük hayatta malların hedonistik (hazcı) tüketimi yoluyla
sosyal değişimlere neden olmaktadır.”
Turner, sosyolojik açıdan postmodernitenin din anlayışına yönelik doğurabileceği tehlikeye dikkat çekerken haklı ise de postmodern din felsefesi ve teolojinin dine etkisinin boyutlarını görememekte ya da
fazla küçümsemektedir. Zira Yahudilik, Hıristiyanlık ve özellikle İslam’da din, her şeyden önce Tanrı’nın gerçek anlamda var olduğuna ve
yine gerçek anlamda var olan ölümden sonraki bir hayatta adalet ve
rahmeti ile insanları hesaba çekip mücazat veya mükafatlandırarak ebedi bir hayat bahşedeceği inancına dayanmaktadır. Oysa postmodernizm, bu gibi “meta-anlatılara yönelik inanmazlık”la yahut kuşkululukla
tanımlanmakta ve modernizmdeki gibi açık, sert ve doğrudan olmasa
da benzer bir inanmazlığın daha kapalı, hoşgörülü ve dolaylı bir savunusunu yapmaktadır.
Zira “Nietzsche’nin “Tanrı’nın öldüğünü” ilan etmesi, postmodern dinin mihenk taşıdır.” Bununla birlikte postmodern eleştirel vurgu, dinin dikey boyutuna yapılır; tanrı kavramının tarihe yön vermiş ve
ahlaka varoluş nedeni sağlamış olduğu gerçeğine değil. Postmodern
bir yazarın diliyle, “Tanrı artık bir meta-söylem statüsüne sahip değildir. O nedenle, teolojik olduğu iddia edilen problem, birden bire toplumsal ya da tarihsel bir problem haline gelmektedir … Bu nedenle, yalnızca dinin yatay boyutu denilen boyutuna ciddi önem verilebilir.” Da- _
ha açık bir ifadeyle postmodernistler açısından, gündelik faaliyete eşlik
eden ve böylece toplumda barış, adalet, aşk ve yardımseverlik gibi erdemlerin yerleşmesine katkıda bulunan, toplumsal adaletsizliğe müsamaha göstermeyen, zalimlere ceza, mazlumlara ümit vadeden bir din,
Tanrı’nın ölümüne ve dolayısıyla Tanrı tarafından vahyedilmemiş olmasına rağmen, toplumsal kurtuluş politikasının moral gücü olarak görülebilmektedir. Postmodern anlayışa göre Tanrı ölmüş yahut gerçek
anlamda hiç var olmamış olsa da din, toplumsal endişelere cevap verebilir, toplumsal politikalara vicdan sağlayabilir, toplumsal bağı güçlendirebilir. Bunları yaptığı sürece de var olmasında bir mahzur ktur;
aksine yararlı da olabilir.
Posmodern düşüncenin öncülerinden Heidegger’e göre ” Ca’usa
sui olarak tanrıyı, felsefenin tanrısını terk etmek zorunda olan tanrı-sız
düşünce bu nedenle belki de ilahi Tanrı’ya daha yakındır. Burada bu,
yalnızca şu anlama gelir: Tanrı-sız düşünce, ilahi Tanrı’ya, onto-teo-lojik’in kabul etmeyi isteyebileceğinden daha açıktır.” Görüldüğü üzere
bu pasajda Heidegger hem tanrı kavramını korumakta hem de tanrısız
düşünceyi övmektedir. Heidegger’in teolojisi ile ilgili ona sempati duyan bir araştırmacının iddiası, aslında bütün postmodernistlerin din anlayışları için aşağı yukarı genelleştirilebilecek bir iddiadır. Peacocke
şöyle der: “Ortaya attığım iddia, Heidegger’in asli düşünme tarzının,
özünde dinsel olduğu ve bu anlamda, içine daldığı geleneğin bir parçası olan teolojikleşmiş Hıristiyanlıktan ziyade sekülerleşmiş bir Budizm
dinine çok daha yakın olduğudur.”
Sonuç olarak denilebilir ki, postmodern din anlayışı, tanrı merkezli
İbrahim! dinlerden ziyade, bazı mezhepleri itibarıyla tanrısız din olduğu
varsayılan Budizm türü bir din anlayışını yansıtmaktadır. Nitekim Postmodernizm Ansiklopedisı’nde, postmodern din anlayışı ve postmodern teoloji, bazen “ateizm” kavramındaki “a” öntakısına benzer şekilde “ateoloji” (“postmodern a \ theology”) kavramıyla, bazen “dinsiz dinin dönüşü”
(“the return of religion without religion”) nitelemesiyle, bazen de açıkça
“varlığı olmayan Tanrı’nın teolojisi” (a theology of God who is not being
God) gibi ifade ve açıklamalarla özetlenmektedir.
Bu durumda büyük dinlerin ve özellikle de akla uygunluk, ilme
aykırı olmamak, evrensel bir kurtuluş reçetesi olmak gibi iddiaları olan
ve bunları da her şeyden önce Allah’ın gerçek anlamda ontolojik olarak
var olduğu, dünyayı yarattığı, yürüttüğü ve insanlarla hem bu dünyada
hem de öte dünyada ilgilendiği inancına dayandıran İslam dininin,
postmodernizm ile bazı ortak cepheleri ve bazı ortak değerleri olsa bile
metafizik ve teolojik kökenden kavramsal anlamda olmasa bile gerçek
anlamda yoksun olan salt dünyevi ve beşeri bir postmodern din anlayışına bir bütün olarak sıcak bakması mümkün değildir.
Dinler ve İslam dini, modernitenin ifrat hali ile uyuşamadığı gibi
postmodernitenin tefrit hali ile de uyuşamaz. Bununla birlikte modernizmin, akla, ilme, hukukun üstünlüğüne ve hatta ilerlemeye vurgusu,
aşırılığa, köktenciliğe ve dışlayıcılığa varmadığı sürece aslında nasıl İslam ile uyuşan değerler ise postmodernizmin, akıl dışındaki bilgi kaynaklarına, çoğulculuğa, öteki’nin haklarına ve hatta göreliliğe vurgusu
da aynı şekilde aşırılığa, köktenciliğe ve dışlayıcılığa varmadığı sürece
İslam inançlarıyla da sağduyu sahibi pek çok insanın inançlarıyla da
uyuşan değerlerdir.
Dinlerin din anlayışı ve özellikle de İslam dininin din anlayışı, modernistlerin pratiği (amell yönü) olmayan teorik din anlayışlarından farklı ve fazla bir şey olduğu gibi postmodernistlerin teoriği (metafiziksel temeli) olmayan pratik din anlayışlarından da farklı ve fazla bir şeydir.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı