DHBT Dersleri-135″HİNDUİZM”

Sınav Defteri
Haziran 25, 2020

Hint alt kıtasında ortaya çıkan inanç sistemleri arasında tarihi bakımdan en eski gelenek Hinduizm’dir. Kendi mensuplarınca o, “sanatana dharma” (ezeli-ebedi şeriat) veya sadece “dharma” olarak anılır ve
daha dünyanın yaratılış aşamasında, insanın burada huzurlu bir hayat
yaşayabilmesi için Tanrı tarafından önerilen ve tesis edilen bir yol olarak kabul edilir. Hinduizm’in Hint alt-kıtasında zuhur eden diğer dini
sistemlerle münasebeti, bazı araştırmacılarca Yahudiliğin Hıristiyanlık
ve İslam gibi diğer semitik dinlerle ilişkisine benzetilir. Zaten Hinduizm,
dünyanın diğer bölgelerindeki Hinduların da bir biçimde Hint kökenli
olmasından dolayı Hint Yarımadasıyla sınırlı bir din oluşu itibarıyla etnik kökenlidir ve bu yönüyle Yahudiliği çağrıştırır. Ama onu Yahudilik
ve diğer dinlerden ayıran en önemli özellik, onun belli bir kurucusu ve
amentüsünün bulunmayışıdır.
Hindular arasındaki bu yaygın kanıya rağmen Hinduizm’in bilinen tarihi yaklaşık otuz beş asırdan daha uzun bir zaman dilimini kapsar. Güvenilir kaynaklara göre en geç Mö 2. bin yılın ortalarında Doğu
Avrupa steplerinden gelen Ariler, önce kuzey-batı Hindistan’ı, daha
sonra bütün Kuzey Hindistan’ı istila eder. Onların Hint yarımadasını yavaş yavaş istila ettikleri bu dönem, aynı zamanda farklı kültürlerin birbiriyle karşılaştığı ve kaynaştığı bir devredir. Aslında Hinduizm, Ari dini
inanç ve gelenekleri ile yerli Dravidyen dünya görüşlerinin işte bu dönemdeki karışımı sonucu ortaya çıkan yeni bir dini sistemin adıdır. Ancak ilk dönemlere ait yeterli yazılı kaynak ve belgelerin yokluğundan
ötürü Hinduizm’in ihtiva ettiği unsurlardan hangisinin yerli kültüre ait
olduğunu hangilerinin de Ari katkısı olduğunu tespit etmek en azından
bugün için mümkün değildir. Belki 1921 yılından bu yana Mohenje-daro ve Harappa höyüklerinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan, Ariler
öncesi tndus Vadisi medeniyetine ait hiyerogliflerin çözümlenmesiyle,
bu konuda kesin bilgiler söyleme imkanı doğabilir. Dolayısıyla halihazırda söylenecek her şey, bir varsayım veya tahminin ötesinde bir anlam
taşımaz. Buna rağmen kaynaklarda, Ari düşüncesi ve hayat tarzına ilişkin çok farklı görüşlere rastlamak mümkündür.
1. Ariler ve Dinleri
“Asil, soylu” anlamına gelen Ari veya Arya terimi, bugün kullanılan İran ve İrlandalı (Eire) terimleriyle yakından ilgilidir. Zaten Hint-Avrupalı dil konuşan Arilerin, kültürel özellikleri bakımından Grek, Slovan, Germen, İtalyan, Arnavut, Ermeni dilleri ve kültürlerinin yanı sıra İran ve klasik Kelt kültürünün bugüne taşıyıcısı durumundaki İrlanda,
Gal ve İskoç kültürlerine de önemli benzerlikler gösterdiği kabul edilir.
Buna rağmen Aryaların anavatanı konusunda araştırmacılar arasında
yakın zamana kadar fikir birliği olmamıştır.
Bunların yanı sıra Ari kültürüne ve dinlerine ait bugün elimizdeki
en eski ve önemli yazılı kaynak durumundaki Veda metinlerine dayanarak Ari dinsel düşüncesinin bariz vasıfları arasında, gök ve hava hiyerofilerinin hakim oluşu zikredilebilir. Buna göre başta güneş olmak üzere
ay, rüzgar, şimşek ve yağmur gibi pek çok gök cismi ve doğa olayı ya
bizzat tanrı veya tanrıça olarak kabul edilmiş ya da tanrısal kudretin tezahürleri şeklinde algılanmıştır. Bunların her biri egemenlik, yaratıcılık
ve aşkınlık gibi tanrısal vasıflara sahiptir. Ayrıca onlar, ata erkil aile yapısıyla uyumlu eril (erkek) tanrılardır. Bunun yanı sıra tanrıların anası kabul edilen Aditi, şafak tanrıçası Usasve gece tanrıçası Ratri gibi silik rollerde ikincil konumda bulunan dişil tanrıçalara da rastlanır. Ari dinsel düşüncesinin dikkat çeken özelliklerinden bir diğeri,
yukarıda bahsedilen tanrılar adına yapılan muhtelif ayinler ve kurban
törenlerinin yaygın oluşudur. Yılın belirli dönemlerinde onlar adına koyun, keçi, at veya sığır gibi hayvanlardan kurbanlar kesiliyor ve etleri
ateşte yakılmak suretiyle tanrılara ulaştırılıyordu. Böylece tanrıların öfkelerinin yatıştırıldığı veya insanların kendilerinden arzu ettikleri her
şeyi gerçekleştirecekleri kabul ediliyordu. Özellikle ateş, tanrılar ile insanlar arasındaki aracı rolünden ötürü büyük itibar görüyor, hatta bazen
o da Agni adıyla tanrı gibi algılanıyordu.
Ölü gömme adetleri ve ölülerle ilgili yapılan törenler göz önüne
alındığında, Arya dinine ait başka bir temel özelliğin ölüm sonrası hayat
inancı olduğu söylenebilir. Ölülerin gömülme biçimleri ve sonrasında
büyük bir itina ile gerçekleştirilen sradha törenleri, böyle bir inancın
sonucu olarak yorumlanabilir. Ancak Veda metinlerinde daha sonra bütün Hint dinlerinin ortak ve temel inancı haline gelen karma-tenasüh
inancı yer almaz; zira bu inancın Arya kültürüne yerli Dravidyen kültüründen geçtiği ve muhtemelen MÖ 8. yüzyıldan itibaren Hint düşüncesinde ve kutsal metinlerinde yer aldığı kabul edilir. Aryaların ölüm sonrası inancı ise Zerdüştilik ve Semitik geleneğe ait dinlerin ölüm sonrası
inançlarına benzer. Zira Vedalara göre ruhlar, dünya hayatındaki amellerinin ahlaki niteliğine bağlı olarak ya mükafat görecekleri iyilikler diyarına svargaya ya da karanlık ve soğuk olan kötüler diyarına toka veya narakalokaya gidecek ve buralarda dünyadaki yaşamlarının karşılıklarını göreceklerdir.
2. Bir Alt Kimlik Olarak Hinduizm
Hint yarımadasında ortaya çıkan çeşitli dinlerin Tanrı ve varlık
konusunda farklı anlayışlara sahip oldukları görülse bile hayata ve insana bakış açılarında şaşırtıcı bir benzerlik göze çarpar. Başka bir ifadeyle,
bölgede ortaya çıkan Caynizm, Budizm ve Sihizm gibi dinler Hinduizm’e ait birçok unsuru bünyelerinde taşır, hatta bundan dolayı bazen
ayrı dinler olarak değil, klasik Hindu mezhepleri biçiminde değerlendirilir. Zira Hint kökenli olan bu dinlerin her biri için, varoluş -ister yeryüzünde isterse başka bir metafizik mekanda olsun- acı ve kederden ibarettir. Bu nedenle insanoğlu hangi varoluş basamağında bulunursa bulunsun, nihai kurtuluşa ulaşamadığı sürece ıstırap ve sıkıntılarla dolu
dünya hayatını tekrar tekrar yaşamaya mahkumdur. Hint dinlerinde ferdin böyle sıkıntılı bir varoluş girdabına düşmesinin temel nedeni, bu varoluşun mahiyeti ve ondan kurtuluşun imkanı konusundaki ortak görüşleri yaygın olarak maya, karma, samsara ve mokşa (nirvana) öğretileriyle ifade edilir.
A. Maya veya Avidya İnancı
Maya kelime olarak, yanılgı, illüzyon veya gerçekliği olmayan bir
şeyin hakikat olarak algılanması demektir. Hint dinlerinde ise maya, kişinin gerçeği kavrayarak nihai kurtuluşa ulaşmasını engelleyen unsur
anlamını ifade eder. Bununla birlikte Rig-Veda ve Briharanyaka Upanişad gibi Hindu kutsal metinleri ve Sihizm’in kutsal kitabı Adi Grant ile
aynı terim olan maya, çoğunlukla “Tanrı’nın yaratıcı ve değiştirici kudreti veya bu kudretin eseri olarak yarattığı tabiat” anlamında kullanılmıştır. Bu nedenle söz konusu terimin delalet ettiği illüzyon veya yanılgı manasının mutlak değil; bireyin, fenomenler alemindeki varlıkların
varlığı ve mahiyetiyle ilgili yanılgısı olduğu söylenebilir. Çünkü birey,
tabiattaki varlıkların mahiyetini layıkıyla idrak edemediği için, tek ve
yegane hakikat olan Tanrı’yı unutur ve sadece bu varlıklara yönelir. İşte
bu fani şeylere karşı gösterilen aşırı arzu-istek, hem bireysel varoluşun
hem de hayatta karşılaşılan her türlü acı ve sıkıntının temel nedenidir.
Muhtemelen bundan dolayıdır ki, maya terimi birçok araştırmacı
tarafından avidya terimiyle aynı anlamda kullanılmıştır. Nitekim Sankhya ve Carvaka ekolleri dışındaki bütün Hindu düşünce ekolleri ve Sihizm’e göre avidya, fenomenler alemindeki varlıkların çokluk ve çeşitliliğine kapılarak aslında tek olan Hakikat’in idrak edilememesi demektir. Sankhya ekolüne göre ise avidya, fenomenler dünyasının temelindeki iki ana prensip prakritive purusa’nın varlıklarının farkına varamamaktır. Carvaka ekolü ise materyalist bir sistem olduğu için eşyanın hakikati ve onun ardındaki gerçeğin araştırılması gibi bir problemle ilgilenmez.
Budizm’e göre avidya, gerçekte nedensellik çemberine bağlı olarak sürekli değişim halindeki varlıkların, geçici hallerinin mutlak hakikat ve değişmez zannedilmesidir. Avidya aynı zamanda, on iki halkadan oluşan Budist nedensellik çemberinin ilk halkası ve alemdeki her
türlü kötülüğün üç temel nedeninden biridir. Hatta bu nedenlerden diğer ikisi lobha (aç gözlülük) ve dosanın (nefret) da, eşyanın gerçek mahiyetini kavrayamamak neticesinde ortaya çıktığı göz önüne alınırsa
avidya, tıpkı Hinduizm ve Sihizm’deki gibi Budizm’e göre de, alemdeki
kötülüğün yegane sebebidir denilebilir.
Caynizm açısından bakıldığında ise avidya, jiva atomunun ilk hareketinin, dolayısıyla varoluşun temel nedenidir. Çünkü Caynist düşünceye göre fenomenler aleminin oluşumu, jiva atomlarının böyle bir hareketi sonucu etrafındaki pudgala atomlarının onunla temasa geçmesi
ve bu ilişki sonrasında jivamn tekamülüyle devam eden bir süreç sonucundadır. Böyle bir varoluş sürecinin hiç bir basamağında Tanrı veya
benzeri bir yüce kudretin müdahalesi söz konusu değildir. Sistemin bu
özelliği dikkate alınınca, avidyamn, gerek varoluş aleminin oluşumu,
gerekse bu alemdeki acı ve sıkıntının mevcudiyetinde ne kadar önemli
bir faktör olduğu daha iyi anlaşılabilecektir.
Sonuç itibarıyla maya veya avidya, bütün Hint inanç sistemlerine
göre bireyin maruz kaldığı her türlü acı ve sıkıntının nihai sebebi olan ezeli prensip veya acı ve ıstıraplı dünyevi varoluşun temel nedeni olarak
kabul edilmektedir.
B. Samsara ve Karma İnancı
Samsara, dünyadaki doğum-ölüm-yeniden doğuş döngüsünü
ifade eder. Karma ise ruhun bu fasit dairedeki hareketini düzenleyen
prensibin adıdır.
Samsara inancı, dilimizde daha ziyade tenasüh veya ruh göçü
kavramıyla ifade edilir. Biruni et-Tahkfk isimli eserinde Hindu tenasüh
anlayışı konusunda şöyle der; “Şehadet kelimesi İslam, teslis Hıristiyanlık, cumartesi gününe tazim Yahudilik için ne derece önemli ise tenasüh
de Hindular için aynı derecede önemlidir. Bundan dolayı tenasühe
inanmayan bir Hindu düşünülemez; zaten söz konusu din mensupları
da böyle bir kimseyi Hindu kabul etmezler.”1 Yine Blrlınl’ye göre Hinduların tenasühe inanmalarının nedeni, ruhun nihai kurtuluşunu temin
edecek mutlak bilginin, ancak böyle silsile halindeki varoluşlar süresince cüzlerin tek tek tecrübe edilmesiyle elde edilebileceğine inanmalarıdır. Çünkü tek bir varoluş müddetince böyle bir tecrübenin tamamlanabilmesi mümkün değildir. Bundan dolayı Hinduizm içerisinde birer reform hareketi şeklinde ortaya çıkan ve zamanla ayrı dinler haline gelen
Caynizm, Budizm ve Sihizm de karma-tenasüh inancını temel inanç olarak kabul etmiştir.
C. Mokşa veya Nirvana İnancı
Hint dinlerinin üçüncü ortak özelliği, avidya ve samsara çarkından
kurtuluş imkanının kabul edilmesidir. Söz konusu dinlere ait kutsal literatürde böyle bir kurtuluşu ifade etmek için mokşa, mukti, niroana (nibbana) ve apavarga gibi pek çok terimin kullanıldığı görülür. Ancak bütün
bu terimlerden, bilhassa günümüz literatüründe mokşa ve niroananın diğerlerinden daha sık kullanılması söz konusudur. Bu iki terim, kelime .
olarak, “mutlak sükunet, aydınlanma, kayıtsız şartsız özgürlük ve en yüksek mutluluk” anlamlarına gelir. Niroana1nokşa’nın terim anlamı ise kişinin doğum-ölüm girdabından, dolayısıyla bunun neden olduğu her türlü
acı ve kederden kurtulup mutlak aydınlanmaya kavuşması demektir.
Teistik dinler olmalarından ötürü Hinduizm ve Sihizm için böyle
bir kurtuluş/aydınlanma, tabiatıyla fenomenler dünyasının temelindeki
tek ve yüce Hakikatin, yani Tanrı’nın varlığının idrak edilmesidir. Bu arada Upanişadlarve ona dayanan Advaita Vedanta ekolüne göre ise nihai
kurtuluş, ferdi ruhun (atman) evrensel ruhla (Brahman) özdeşliğini idrak
etmesidir. Nitekim Mundaka Upanişat’ta nihai kurtuluşun mahiyeti ve
onunla birlikte ortaya çıkan özellikler şöyle tasvir edilmektedir:
Ferdi ben’in Yüce Brahman’la özdeşliği idrak edilerek, hakikatin aslında tek ve bir olduğu kavranılınca, kalbin bütün düğümleri çözülür; bütün şüpheler ortadan kalkar ve arzu-istekten kaynaklanan her türlü karma da sona erer.2
Budizm ve Caynizm’e göre mutlak aydınlanma/nihai kurtuluş,
Tanrı veya benzeri bir Yüce Kudret’in idrak edilmesiyle değil, sadece
eşyanın aslının kavranılmasıyladır. Budizm açısından bunun anlamı, eşyanın hiçliğinin, faniliğinin idrak edilerek içimizdeki varoluş arzusunun
sona ermesidir. Caynizm için ise jivanın her türlü karmik birikim ve
maddi unsurdan arınarak yeniden asli formunu kazanmasıdır. Bu da cehaletin, her türlü arzu-isteğin ve bunun sonucunda ortaya çıkan sıkıntıların sona ermesi anlamına gelir. Burada sözü edilen mutlak aydınlanma hali, ölümden sonra gerçekleşecek bir durum olmayıp, bilakis, bu hayatta tecrübe edilecek bir
haldir. Bu tecrübeyi yaşamış kimselere jivanmukti adı verilir. Kişinin bu
noktadan ölümüne kadar geçen zaman içinde icra edeceği her türlü fiil,
şahsi arzu-isteklerden kaynaklanmadıkları için, fert açısından kayıtlayıcı
nitelik taşımaz. Bu tür bir karma, Hint düşüncesinde kavrulmuş tohum
misaliyle ifade edilir. Nasıl ki kavrulmuş tohumların filiz vermesi tasavvur edilemezse, aynı şekilde jivanmuktinin amellerinin onu kayıtlaması
söz konusu değildir.
Buraya kadar sayılan ortak inançlara ilave olarak, bütün Hint kökenli dinlerin, ferdin böyle bir nihai kurtuluşa ulaşabilmesi için önerdikleri reçetelerdeki benzerliğe de işaret etmek gerekir. Her ne kadar
her bir dini sistemin reçetesi teferruatta farklı ise de genelde hepsi züht
hayatı ve yoga egzersizlerini böyle bir gayenin tahakkuku için zorunlu
görür. Yoga egzersizleri her türlü şiddet ve öldürme eyleminden, yalancılık, hırsızlık, dünyevi hazların peşinde koşma ve mal-mülk sevgisinden uzak olma gibi davranışların yanı sıra sadece Tanrı’yı düşünme, bireyin ailesi ve dış dünya ile ilişkilerini tamamen kesmesi, kutsal metinleri okuması, önerilen mantraları ve diğer uygulamaları layıkıyla yerine
getirmesi gibi düzenli uygulamaları içerir. Bu yolun dindar kişiyi nihai
kurtuluşa ulaştıracağı kabul edilir.
Burada sayılan dört nitelik aslında Hinduizm’e ait özelliklerdir.
Ancak Hint Yarımadasında sonradan ortaya çıkan Caynizm ve Budizm
tarafından da benimsenir ve bu dinlerin temel öğretileri arasında yer
alır. Bundan dolayı Hindu öğretilerinin, aynı zamanda diğer bölge dinlerinin temelini oluşturduğunu ya da onlara kaynaklık ettiğini söylemek
mümkündür.

3. Tarihsel Gelişimi
Hinduizm’in bilinen tarihsel gelişimini, Klasik, Ortaçağ ve Modern Hinduizm olmak üzere üç ana bölümde inceleyebiliriz. Klasik
Hinduizm dönemi, teşekkülünden MS 9. asırdaki Advaita hareketinin
ortaya çıkışına kadar olan devreyi kapsar. Bu dönemin en önemli özelliği, söz konusu din içerisinde meydana gelen değişme ve gelişmelerin
yabancı bir dinin tesiriyle değil, tamamen kendi içerisindeki değişimler
sonucu ortaya çıkmasıdır. Ortaçağ Hinduizmi adını verdiğimiz ikinci dönem ise bhakti hareketinin hızla yayıldığı; söz konusu dinin İslam ile
karşılaştığı ve buna bağlı olarak din içerisindeki dönüşüm ve değişmelerin büyük ölçüde lslam’dan etkilendiği bir devre olarak dikkati çeker.
Modern Hinduizm ise dindeki değişikliklerin, 19. yüzyılda ortaya çıkan
Ram Mohan Roy’un Brahma Samaj hareketindeki gibi, daha ziyade Hıristiyanlık tesiriyle meydana geldiği dönemdir. Bu devre 1830 yıllarından günümüze kadar olan dönemi içine alır.
Söz konusu bu ana devrelere biraz daha yakından baktığımızda
Klasik Hinduizm dönemi kendi içerisinde şu beş alt devreye ayrılabilir:
Vedalar Dönemi (Tahminen Mö 2000 veya 1500 – Mö 400): Vedalar, Brahmanalar, Aranyakalar ve Temel Upanişadlar adıyla anılan
Hindu kutsal metinlerinin kompoze edildiği ve yazıya geçirildiği dönemdir.
Sutralar Dönemi (Mö 500 veya 400 – MÖ 200): Bu dönem, Hinduizm içerisinde kurban törenlerinin artarak büyük önem kazanmaya başladığı ve zamanla karmaşık hale geldiği bir devredir. O, aynı zamanda
kurban törenlerinin el kitabı niteliğindeki Kalpa Sutraların kompoze
edildiği bir dönem olarak da dikkati çeker. Ayrıca başlangıçta Hinduizm
içerisinde birer reform hareketi şeklinde ortaya çıkan Mahavira ve
Buddha hareketlerinin müstakil birer din hüviyeti kazanmaları da yine
bu döneme rastlamaktadır.
Destanlar Dönemi (Mö 200 – MS 300): Bu dönem de tıpkı Vedalar
dönemi gibi, Ramayana ve Mahabharata destanları, Yajnavalkya ve
Manu Kanunnameleri ve Bhagavata Purana gibi Hinduizm açısından
büyük önemi haiz kutsal metinlerin teşekkül ve kompoze edildiği, dolayısıyla Hinduizm’in bugün mevcut bütün inançlarının tamamlandığı
bir devre olarak dikkati çeker. Aynı dönemin diğer bir özelliği ise Hinduizm’in, din adamlarının tekelinden kurtulup, halka mal olmasıdır.
Teknik bir ifadeyle bu devre, söz konusu dindeki Brahmanizm devresinin sona erdiği ve dinin gerçek anlamda Hinduların dini haline geldiği
bir dönemdir.  Puranalar Dönemi (MS 300 – MS 750): Bu dönemin bilhassa ilk iki
asrı Hinduizm’in yayılması açısından altın çağlar olarak kabul edilir.
Çünkü Hinduizm bu dönemde, bütün Hint yarımadasına hakim duruma
gelmiştir. Dahası, halka mal olma ve sistemleşme sürecinde önemli mesafeler alınmıştır. Puranalar adıyla anılan kutsal yazılar ve Hint felsefi sistemlerine ait klasik metinlerin kompoze edilmesi, aynı dönemde ortaya çıkan dikkate değer gelişmelerdir.
Son Darsana Dönemi (Ms 750-1000): İki büyük Hint filozofu Kumarila ve Şankara’nın Advaita sistemini tesis ettikleri bir devredir. Bu
dönem, monist Tanrı ve alem anlayışının bütün dini sisteme hakim olduğu bir dönem olarak da karakterize edilebilir.
Ortaçağ Hinduizm’i adını verdiğimiz, 10. asırdan 17. asra kadar
süren dinin ikinci ana dönemi ise iki önemli gelişmeyle dikkati çeker.
Bunlardan birincisi, Güney Hindistan’da ortaya çıkan bhakti-yoganın,
karma-yoga ve }nana-yoganın yanında üçüncü bir kurtuluş yolu olarak
bütün Hindular arasında yaygınlık kazanmasıdır. Bireyin ancak “kendini sevgi ve samimiyetle Tanrı’ya vermesi, adaması” sayesinde kurtuluşa
ulaşabileceğini telkin eden bhakti düşüncesi, ilk olarak Ramanuja (ö.
1137) tarafından ortaya atılan Visisthadvaita düşüncesinde yer almış ve
zaman içerisinde bütün Hint yarımadasına yayılmıştır. Ramanuja, Şankara’dan (ö. 820) farklı olarak, ihlas ve samimiyeti Tanrı’ya ulaşmada
bilgiden daha üstün tutmuş ve ona gönülden bağlılığın nihai kurtuluş
için en kısa yol olduğunu savunmuştur.
Modern Hinduizm döneminde ise ilki, 1830 yıllarında Ram Mohan Roy’un önderliğinde başlayan, Hinduizm’i politeistik inanç ve uygulamalardan kurtararak onu asli formuna yeniden döndürmeyi amaçlayan Brahma Samaj hareketi, diğeri de Ramakrişna (1834-1886) tarafından başlatılan ve Vivekenanda tarafından sistemleştirilen mistik hareket
olmak üzere dikkate değer iki gelişme söz konusudur. Özellikle ikinci
hareket, Ramakrişna teşkilatları ve Vedanta derneklerinin başarılı çalışmaları sonucunda bugün dünyada en çok tanınan ve hızla gelişen bir

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı