DHBT Dersleri-134″Türkiye Yahudileri”

Sınav Defteri
Haziran 24, 2020

Türkiye Yahudileri ya da yaygın kullanımıyla Türkiye Musevileri,
bugün on üç milyon civarındaki dünya Yahudi nüfusu içerisinde küçük
bir topluluğa tekabül etse de, bir zamanlar dini, kültürel ve ekonomik
açıdan dünya Yahudiliğinin temsilcisi konumundaki Osmanlı Yahudilerinin torunları olmaları ve gerek Yahudi tarihinin önemli bir dilimine gerekse Osmanlı Devleti ve onun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin
sosyokültürel ve siyasi yapılanmasına ışık tutmaları sebebiyle hala önemini koruyan bir topluluktur.
Genellikle tarihçiler, bugünkü Türkiye Yahudilerinin de kökenini
oluşturan Anadolu’daki ilk Yahudi varlığını MÖ 3-4. yüzyıllara kadar götürür. Büyük lskender’in Filistin’i ele geçirmesi (Mö 322) ve generalleri
tarafından Ön Asya ve Anadolu’da çeşitli devletlerin kurulmasıyla birlikte Yahudiler Anadolu’nun farklı bölgelerine, özellikle Frikya, Lidya
ve Antakya civarına yerleştirildiler. Bizans İmparatorluğu döneminde
ise (MS 395-1453) Ege ve Akdeniz kentlerinin yanı sıra Marmara ve Karadeniz sahillerinde cemaatler kurdular.
Osmanlıların Yahudilerle ilk karşılaşması Orhan Gazi’nin Bursa’yı
fethiyle gerçekleşti 0326). Osmanlıları kurtarıcı gibi gören Bursa Yahudilerini hayal kırıklığına uğratmayan Orhan Gazi, bu yüzyılın ortalarına
kadar ayakta kalan Etz Ahayim isimli sinagogun inşasına izin vermiştir.
Dolayısıyla, Osmanlı Yahudileri için bir nevi dönüm noktası olan 15.
yüzyıldan çok önce Anadolu ve Balkanlar’da Yahudi cemaatleri mevcut
olmakla birlikte bu yüzyılın önemi, büyük Yahudi göçlerine ve bir asır
sonra dünya Yahudiliğinin merkezi olacak olan İstanbul’un fethine sahne oluşunda yatar.
İstanbul’u İmparatorluğun başkenti yapmayı hedefleyen Fatih
Sultan Mehmed, fetihten hemen sonra Balkanlar ve Batı Anadolu’dan
çok sayıda Yahudi’yi şehre yerleştirdi. Öte yandan, gerek Orta ve Doğu
Avrupa gerekse İberya Yahudileri’nden İspanya Sürgünü öncesinde de
Osmanlı topraklarına sığınanlar olmakla birlikte asıl göç dalgası il. Bayezit dönemine denk gelen 1492-1512 yılları arasında gerçekleşti. İspanya’dan kovulan ve aralarında din alimlerinin de bulunduğu yüz yirmi bin Sefarad Yahudi’nin Osmanlı topraklarına göç etmesiyle birlikte
İmparatorluğun Yahudi nüfusunda belirgin bir artış ve kültürel canlanma söz konusu oldu. Osmanlı Devleti, sağladığı din’i serbestinin yanı sıra siyasi ve ekonomik güven ortamı sebebiyle 16. yüzyılda Yahudilerin
en yoğun olduğu ülkelerin başında yer alıyordu.
16. yüzyılın başlarına gelindiğinde İstanbul’ da, dört asırdır yerleşik durumdaki Karaylar’ın yanı sıra şehrin en köklü ve kalabalık Yahudi
cemaatini teşkil eden ve Rumca konuşan Bizans Yahudileri (Romanyot), Ortaçağ Almancası ile İbranice karışımı bir dil (Yidiş) konuşan Alman Yahudileri (Aşkenaz), küçük bir gruptan oluşan İtalyan, Yahudileri
(Franko) ve Katalan İspanyolcası ile İbranice karışımı bir dil (Ladino)
konuşan İberya Yahudileri (Sefarad) olmak üzere dört farklı Yahudi
grubu yaşamaktaydı. Bunlar, ağırlıklı olarak Haliç’in iki yakası (Balat ve
Hasköy) ile daha sonraları Sirkeci, Bakırköy, Galata, Ortaköy ve Kuzguncuk semtlerinde meskundular. Karaylar’ın yerleşim yerleri ise ismini bu gruptan aldığına inanılan Karaköy’ün (Karay köyü) yanı sıra Balat,
Hasköy, Edirnekapı ve Kağıthane idi.
Osmanlı Yahudileri, İmparatorluğun ekonomik ve siyasi sıkıntı
yaşadığı dönemlerde zaman zaman kısıtlayıcı hükümlere ve bir nevi güvensizlik ortamına maruz kalmalarına rağmen, özellikle Fatih, il. Bayezit, Yavuz ve Kanuni gibi güçlü padişahların idaresinde ve ilk olarak Fatih tarafından irat edilip sonraki dönemlerde yenilenen ‘tolerans fermanı’ doğrultusunda, istedikleri bölgeye yerleşip istedikleri mesleği icra etme, iş ve sair sebeplerle diledikleri yere seyahat etme, inançlarını uygulama, eğitim ve kültür teşkilatlarını oluşturma ve hatta yeni sinagoglar
tesis etme noktasında daha önce görülmemiş bir serbestiye sahiptiler.
Her ne kadar Osmanlı sosyal yapılanması, Müslümanlarla Müslüman olmayanlar arasında ayırım ön görse de, bu ayırım gerek genel olarak
gayri Müslimlerin gerekse daha imtiyazlı konuma sahip bulunan Yahudilerin ticari ve kültürel açıdan serpilip gelişmeleri ya da fert bazında
önemli idari ve mali görevlere gelmeleri noktasında bir engel teşkil etmediği gibi; her bir dini gruba kendi iç işlerinde özerklik sağlayan bir
sistem oluşturmuştur (millet sistemi). Zira dilli kimliği esas alan zimmi
statüsünün yanı sıra, devletle olan münasebete dayanan ve her gruba
açık olan bir diğer statü, aralarında çok sayıda Yahudi’nin de yer aldığı
gayri Müslimlere vergiden muaf olan sınıf içerisinde yer alma ve devlet
kademelerinde üst düzeylere yükselme imkanı sağladı. Buna karşılık,
özellikle bankacılık, ticaret, liman ve gümrük idaresi, silah üretimi, dokumacılık ve dericilik konularında oldukça deneyimli olan ve matbaa
tekniğini beraberlerinde getiren tberya Yahudileri, 16. yüzyılın ikinci
yarısında İstanbul’un siyasi, iktisadi ve kültürel açıdan dönemin önde
gelen merkezlerinden biri haline gelmesinde büyük rol oynadılar.
Siyasi alanda, meşhur Nasi ailesinden Yosef Nasi ve ardından Salamon Aben Yaeş’e Filistin topraklarının sorumluluğu verilirken; başta
Salamon ben Natan Eşkenazi ve Moşe Berberi olmak üzere pek çok Yahudi çeşitli ülkelerle ilişkilerde elçilik görevi üstlendi. Mali konularda
ise Yavuz döneminde Mısır eyaletinin mali işler sorumlusu olan Avraham Kastro ve II. Mahmud döneminde Sarrafbaşı olarak görev yapan
Yehezkel Gabay gibi isimler dışında Acıman ailesinden bazıları 18. yüzyılda önemli görevlerde bulundu. Ayrıca il. Murad’dan itibaren saray
hekimlerinin çoğu Yahudilerden oluşurken, saray hekimliğine ilaveten
siyasi konularda padişahların danışmanlığını yapan Yahudiler de mevcuttu. Eşkenazi ailesinin yanı sıra bir İtalyan Yahudisi olan Hekim Yakub, Granadalı baba-oğul Yosef ve Moşe Haman bunlardandır. Öte
yandan, Osmanlı Hanedanı’nın hanım üyeleri tarafından danışman veya aracı olarak kiralanan Yahudi kadınları da söz konusuydu.
Yine bu dönemde (15-17. yüzyıl) dini ve edebi alanda da önemli
gelişmeler kaydedildi. 1493 yılında önemli Yahudi din akademilerine
(yeşiva) sahip olan İstanbul’da ilk basımevini kuran David ve Samuel
ibn Nahmias kardeşler, başta meşhur Yahudi şeriat kitabı Arba ‘a Turim
olmak üzere pek çok Yahudi klasiğini bastılar. En fazla Yahudi’nin yaşadığı Selanik ise 1515’te kurulan basımevinin yanı sıra kütüphaneleri, yeşivaları, tabii bilimlerin öğretildiği okulu ve mistik çalışmalara verdiği
destek ile İstanbul’la yarış halindeydi. Ünlü Yahudi alimi Yosef Karo,
Yahudilerin bir diğer temel şeriat kitabı olan Şu/han Aruh’u burada tamamladı. İmparatorluğun üçüncü büyük Yahudi nüfusunu barındıran
Safed ise Lurianik Kabala’nın ortaya çıktığı ve Cordovero, Luria ve Vital
gibi dönemin büyük kabalacılarının yetiştiği önemli bir Kabala merkezi
idi. Daha küçük Yahudi nüfusuna sahip olan Edirne, Bursa, Şam, Kahire
ve Kudüs’te de yeşivalar mevcuttu. Ayrıca Mordehay Komtino, dini eğitimin yanı sıra müspet ilimlerin de öğrenilmesinin gerekliliği üzerine
yaptığı vurgu ile fethin ilk yıllarında İstanbul’da gelişen Yahudi kültür
hareketinin öncülüğünü yaptı. 18. yüzyılda ise Avraham ben İsak Asa,
uluslararası Yahudi-İspanyol edebiyatının kurucuları arasında yer aldı.
Kimi zaman devlet otoritelerinin müdahalesi söz konusu olsa da,
Osmanlı Yahudileri kendi iç işlerinde de geniş bir serbestiye ve cemaatler arası farklılıkların korunduğu bir yapılanmaya sahiptiler. Genellikle
geldikleri bölge adlarına göre farklılaşan cemaatler (kehila) oluşturmuşlar; şehirlerde, özellikle de Müslüman kesimin ağırlıkta olduğu semtlerde veya civarında oturmayı tercih etmişlerdir. Tek bir merkezi otorite
yerine her cemaat kendi seçtiği dini ve sivil liderler tarafından idare edilirdi. ‘Rav’ (Aşkenaz) veya ‘haham’ (sefarad) olarak isimlendirilen dini
liderler birtakım dini ve hukuki görevleri üstlenirken, sivil liderlerse cemaatin mali ve idari işlerini yürütür ve devletle irtibatını sağlardı. Genellikle her bir cemaat, ağırlıklı olarak dini eğitimin verildiği ve sinagog yakınına kurulan kendi okuluna (talmud tora), cenaze ve hayır kurumlarına (hevra kadişa), mahkeme (bet-din) ve yeşivalara sahiptiler. Özellikle
17. yüzyıldan itibaren bir şehirde bulunan farklı Yahudi cemaatleri kendi aralarında birleşerek organize birlikler (kahal) oluşturmuştur. Bu birlikler şehrin Yahudi nüfusu ile devlet otoriteleri arasındaki münasebetin
kolaylaştırılması ve cemaatin temsil gücü açısından önemli fonksiyona
sahipti. Nitekim, özellikle vergi toplama konusunda devlet otoriteleri,
biri yerli statüsündeki Romanyotlar’dan (sürgünlü) diğeri ise göçle gelen Sefarad, Aşkenaz ve Franko’ların toplamından oluşan (kendi gelen)
iki ayrı grubu esas almıştır. Osmanlı Yahudileri de başlangıçta tek bir
merkezi otoriteye bağlanmak yerine, cemaat bazında otonomluğu tercih etseler de zamanla farklı grupların birbirine entegre olması ve İmparatorluğun gerileyen siyasi ve ekonomik şartları doğrultusunda birleşik ·
cemaatler oluşturma yoluna gitmişlerdir.
Yahudi geleneğinde, Hıristiyanlık’taki gibi tüm Yahudileri temsil
eden tek bir merkezi otorite olmadığından, Fatih ve sonraki padişahların merkezileştirme çabalarına rağmen, bugün anladığımız manada ‘hahambaşılık’ statüsü 19. yüzyıldan önce kullanım alanı bulmamıştır. Bununla birlikte Moşe Kapsali (ö. 1496), Grek Ortodoks Kilisesindeki metropolit uygulamasına benzer şekilde, İstanbul Yahudilerinin dini ve siyasi lideri (rav ha-kolel) ve dolayısıyla İmparatorluğun en önemli rav’ı
olarak resmi kayıtlarda geçer. Kapsali’nin ölümünden sonra yerine sadece dini otoriteye sahip olan Eliyau Mizrahi (ö. 1526) geçti. Ondan
sonra da Mizrahi’nin iki öğrencisi ve sonra gelen alimler eşit şekilde dini
liderlik statüsüne sahip oldular. İzmir’de de benzer şekilde şehrin iki
önde gelen Yahudi alimi, Yosef Eskapa ve Azarya Yehoşua, başlangıçta
gayri resmi tarzda ortak dini lider sıfatına sahip olmuşlar (1630-1648),
Yehoşua’nın ölümünden sonra Eskapa tek başına liderliği sürdürmüş
(1648-1661), ondan sonra da iki ya da üç rav görevi ortaklaşa üstlenmiştir. 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İstanbul’un yanı sıra Selanik, Edirne ve Safed gibi Yahudi cemaatlerinde de iki veya üç rav’dan oluşan
dini liderlik uygulaması hakim olmuştur.
Halen yürürlükte olan hahambaşılık müessesesi ise II. Mahmud
döneminde, Osmanlı Yahudilerine resmi azınlık statüsü kazandırma teşebbüsünün uzantısı olarak teşekkül etti. Avraham Levi’nin 1835’te Ortodoks ve Ermeni patrikliklerine denk gelen hahambaşılık görevine getirilmesinin ardından İzmir, Selanik, Bursa ve Edirne’nin yanı sıra çeşitli Balkan ve Orta Doğu şehirlerinde de hahambaşılıklar oluşturuldu. Fakat İstanbul Hahambaşısı’na ülke genelindeki Yahudilerin devlet neznindeki
temsilcisi sıfatını bahşeden bu yeni statü, başlangıçta Yahudi toplumu tarafından formalite olarak görüldü; eskiden olduğu gibi ‘rav ha-kolel’ sıfatını taşıyan Yahudi din alimleri halkın gözünde gerçek dini lider vasıflarını korudu. 1864 yılında ise hahambaşılık tek statü olarak benimsenirken;
‘rav ha-kolel’ uygulaması ancak hahambaşısı olmayan bölgelerde devam
etti. 1865’teki ‘Hahambaşılık Nizamnamesi’yle birlikte dini (meclis-i ruhani) ve sivil birimler (meclis-i cismani ve meclis-i umumi) oluşturuldu.
Fakat 1909 yılına kadar “hahambaşı kaymakamı” sıfatıyla naib hahambaşılar görev yaptı. Osmanlı İmparatorluğu’nun son hahambaşısı, Jön
Türklere yakınlığıyla bilinen ve 1909-1920 arasında ülkedeki tüm Yahu-
. dilerin “resmi hahambaşısı” sıfatıyla görevde kalan Hayim Nahum’dur.
Gerek cemaat içi huzursuzluklar, gerekse devlet birimleriyle yaşanan
gerginlik sebebiyle istifa eden Nahum’un ardından 1931 yılına kadar,
Hayim Moşe Beserano hahambaşı kaymakamı olarak görev yaptı. Onun
ölümünden sonra yirmi iki yıl boyunca yeni atama yapılmayıp hahambaşılık işleri vekaleten yürütüldü. 1953’te Türkiye’nin seçimle göreve gelen
ilk hahambaşısı olarak Rafael David Saban’la tekrar uygulamaya başlayan hahambaşı statüsü, 1961 ‘de David Asseo’yla devam etti. Asseo’nun
2002’de ölümünden sonra yeni uygulamaya göre 7 yıl süreyle seçilen
Rav İzak Haleva “Türkiye Hahambaşı” unvanını aldı.
Osmanlı Yahudileri, 1 7. yüzyılın ortalarından itibaren İmparatorluğun içine girdiği kısmi gerilemeye paralel olarak ülkenin siyasi ve iktisadi hayatında eskisi kadar ve -Batı’yla bağlantılarını devam ettirip kendilerini yenileyen- Rum ve Ermeniler ölçüsünde etkin olamamalarına
rağmen, yine de bu sahadaki varlıklarını sürdürmüştür. İzmir Yahudi cemaati özellikle liman ticaretinde yükselirken, İstanbul 18. yüzyıl sonuna
kadar dünya Yahudiliğinin basım merkezi olarak kalmıştır. 19. yüzyılda
ise Osmanlı Devleti’nin umumi manada ıslahat ve modernleşme politikasına paralel olarak, “güvenilir teb’a” olma özelliğini koruyan Yahudilerin gerek devlet gerekse cemaat içindeki liberal gruplar eliyle modernizasyonuna çalışılmıştır. Yahudilerin askeri tıp okullarına yönlendirilmesi (1827), Fransız merkezli Alliance Israelite Universelle (Evrensel
Musevi Birliği) teşkilatı tarafından kurulan ve Fransızca eğitim veren Alyans okullarının kısa sürede İmparatorluğun her bölgesine yayılması
(1862-1930), Osmanlı Yahudilerinin sosyokültürel ve ekonomik açıdan
canlanmasını ve Batılı Yahudilerle bağlantılarının güçlenmesini sağlayan gelişmelerdendir. Nitekim 20. yüzyılın başlarında Yahudilerin, yeni
orta sınıfıyla, ticari ve idari alanlara nüfuz ettikleri, İttihat ve Terakki Partisi üyesi, milletvekili ve üniversite hocası olarak ülkenin siyasi ve kültürel hayatında tekrar etkin oldukları görülür. Bu dönem aynı zamanda Türkiye Yahudileri’nin gelişmekte olan Siyonizm hareketiyle tanıştıkları
ve gerek iç (Filistin ve Balkanlar) gerekse dış (Avrupa) göçlerin yaşandığı dönem olmuştur.
Özellikle il. Dünya Savaşı sırasında, Türkiye Yahudileri Avrupa’nın en güvenli Yahudi toplumu idi. Tüm manipülasyonlara rağmen
antisemitizm Türk toplumunda yer edinememiş; aralarında ilim adamlarının da bulunduğu Türkiye kökenli Yahudiler Türk Devleti tarafından
Nazi katliamından kurtarılmışlardır. Çok partili dönemde (1946) yaşanan esneklikle birlikte başta hahambaşılık olmak üzere Yahudi kurumları yeniden diriltilip düzenlenmiş, Yahudi okullarında İbranice ve Yahudilik derslerinin okutulmasına izin verilmiş, yeni Yahudi gazeteleri
kurulmuş, Yahudiler siyasi partilere kabul edilmiştir.
Çeşitli kaynaklar, Osmanlı sınırları içindeki Yahudilerin toplam
sayısının 20. yüzyılın başlarında yüz binin üzerinde olduğunu kaydeder. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra çok sayıda Yahudi’nin Fransa ve Amerika’ya göç etmesiyle birlikte, bu sayı 1927 sayımında seksen iki binin altına düştü. Daha sonra en büyüğü İsrail Devleti’nin kuruluşuna (34 bin)
diğerleri ise -ülkede yaşanan siyasi ve ekonomik istikrarsızlık dönemlerine denk gelen- Filistin’e göç dalgaları sebebiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin Yahudi nüfusu azalmaya devam etti. Günümüzde ise bu sayının
yirmi beş bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. 20. yüzyıl ortalarına kadar az veya çok Yahudi nüfusuna sahip olan Çanakkale, Edirne,
Tekirdağ, Kırklareli, Aydın, Manisa, Muğla, Mersin, Kayseri, Gaziantep,
Kahramanmaraş, Urfa ve Van gibi şehirlerde günümüzde ya hiç Yahudi
aile kalmamış ya da sadece birkaç tane kalmıştır.
Çoğunluğu Sefaradlar’dan (%96) oluşan Türkiye Yahudileri, bugün başta İstanbul (yirmi iki bin) ve İzmir (iki bin) olmak üzere Ankara,
Bursa, Antakya ve Adana’da cemaatlere sahiptir. Hahambaşılık etrafında teşkilatlanan Sefaradlar, kendi dini ve sosyal kurumları ve yayın organlarıyla aktif bir iletişim ağına sahiptir. İstanbul’ da (Şişhane) bulunan
resmi hahambaşılık bünyesinde, en az üç hahamdan oluşup genellikle
Hahambaşı’nın başkanlık ettiği ve evlenme, boşanma, miras ve nesep
tespiti gibi konularla ilgilenen “dini konsey” (bet-din), cemaatin eğitim
ve kültür işlerini yürüten ve halen kırk sekiz üyeden oluşan “laik konsey” ve bu konsey içinden seçilen “icra kurulu” yer alır. 20. yüzyılın başlarından itibaren yerleşim bölgeleri Beyoğlu, Taksim, Şişli civarına kayan ve bir kısmı da Kuzguncuk, Haydarpaşa ve Göztepe ile OrtaköyYeniköy arasında yaşayan İstanbul Sefarad cemaati içinde dindar ve sektiler farklılaşması olmakla birlikte Batı’daki gibi cemaat bazında gruplaşmalar mevcut olmayıp, nispeten homojen bir yapı hakimdir. İstanbul’un en eski Yahudi cemaati olan Romanyotları da zamanla kendi
içinde eriten Sefaradlar, başta tarihi Ahrida (15. yüzyıl) ve Yanbol sinagogları (Balat), Etz Ahayim (Ortaköy), adını II. Abdülhamid’den alan
Hemdat İsrael (Haydarpaşa), Bet-Yaakov ve Virane (Kuzguncuk), Cumhuriyet döneminde inşa edilip son yirmi yıl içerisinde iki talihsiz saldırı
yaşayan Neve Şalom (Şişhane) ve Bet-İsrael (Osmanbey) ile Göztepe,
Bakırköy, Sirkeci, Hasköy, Yeniköy, Büyükada, Heybeliada, Burgazada
ve İstanbul İtalyan Musevi Cemaati tarafından yaptırılan İtalyan Sinagogu’ndan (Karaköy) oluşan, üçü her gün diğerleri ise Cumartesi veya
bayram günlerinde ibadete açık toplam 17 sinagogta ibadetlerini sürdürürler. Sefaradlar ayrıca, Neve Şalom ve Göztepe sinagogları bünyesinde ritüel temizlik için kullanılan iki hamama (mikve), kendi mezarlıklarına, Or Ahayim (Balat) isimli bir hastaneye, Zülfaris Sinagogu’ndan dönüştürülen bir müzeye (Karaköy), iki “koşer” restorana (Eminönü ve
Ortaköy), gençlik, kültür ve spor kulüplerine (Şişli ve Göztepe), ihtiyarlar ve düşkünler için yardım derneklerine (Hasköy ve Karaköy), Türkçe
eğitim veren ilk ve orta öğretim kompleksine (I. Karma İlkokulu ve
Ulus Özel Musevi Lisesi – Şişhane), 1947-98 arasında üç dilde birden
(Türkçe, İbranice ve Ladino) günümüzde ise bir sayfası hariç Türkçe yayımlanan haftalık Şatom gazetesine, çeşitli dergilere (Göztepe Kültür
Dergisi ve Tiryaki) ve bir yayınevine (Gözlem Gazetecilik – Nişantaşı)
sahiptirler. İstanbul haricinde İzmir’de beş (Karataş, Alsancak, Çarşı),
Bursa’da iki, Ankara ve Antakya’ da birer tane tam veya yarı aktif sinagog ile yine İzmir’de bir hastane (Karataş) mevcuttur. İstanbul’daki çoğu Yahudi ailesi, çocuklarının eğitimi için daha ziyade Şişli-Teşvikiye
bölgesindeki prestijli devlet okullarını ya da özel okulları tercih ederler.
Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren gerek devlet teşviki, gerekse Yahudilerin Türk toplumuna entegre olmasını arzulayan Yahudi aydınların gayretleri neticesinde Türkçe günümüzde Yahudilerin birinci dili haline gelirken; daha çok evlerde konuşulan Ladino özellikle gençler arasında unutulmaya yüz tutmuş durumdadır. ibadet dili ise İbranice’dir.
Din adamları “rav” (Aşkenaz: rebbe), ibadeti yürütenler “hazan” (Aşkenaz: kantor) olarak isimlendirilir. Bu topraklardaki varlığı Sefaradlar’dan daha eskiye giden Aşkenaz Yahudileri ise dini konularda Hahambaşılığa bağlı olmakla birlikte
kendi cemaat konseylerine (Karaköy) ve sinagoglarına (Yüksekkaldırım) sahiptirler. 13-14. yüzyıllarda Almanya, Fransa ve Macaristan’dan
sürülerek Osmanlı topraklarına sığınan ilk Aşkenaz grubunun büyük
kısmı Edirne’ye yerleşmiştir. Kanuni’nin “Almanlar Fermanı” diye bilinen daveti ile Orta Avrupa’ dan, sonraki dönemlerde de Rusya, Ukrayna
ve Polonya’dan kaçıp gelenlerse İstanbul’a yerleşerek farklı cemaatler
oluşturmuşlardır. Uzun süre kendi dini ve kültürel kimliklerini koruyan
Aşkenazlar, Batı’ya göçler sonucunda bugün sayıları birkaç yüz kişiye
inmiş bir cemaat olup, evlilik ve sair yolla Türk Yahudi toplumuna büyük ölçüde entegre olmuş durumdadır. Yine de Yüksekkaldırım Aşkenaz Sinagogu ve Galata Aşkenaz Kültür Derneği ile kendi dini-kültürel
miraslarına sahip çıkmaktadır.
Sayıları yüz’ün altına inmesine rağmen İstanbul Yahudi toplumu
içerisindeki yerini hala koruyan bir diğer grup ise Karaylar’dır. Bugün
Türkiye dışında İsrail, ABD ve eski Sovyet ülkelerinde (Rusya, Ukrayna,
Litvanya, Polonya, Kırım ve Azerbaycan) mensupları bulunan Karaylar,
daha ziyade Hazar-Türk boyundan gelen ve daha sonra kendileri gibi
Yahudi dinine girmiş olan Kıpçak ve Kaliz Türkleriyle birleşerek karma
bir grup oluşturan ve bağlı oldukları Karai mezhebinin ismiyle anılan
Yahudi topluluğunu ifade eder.
tık olarak Bizans döneminde (11. yüzyıl) Kırım’dan göç edip İstanbul’a yerleşen Karaylar, dil olarak Rumca’yı benimsemişlerse de, bugün Kırım’daki Karaylar’ın da hala konuştuğu dil, içinde Hazarca kelimelerin de bulunduğu bir Kıpçak lehçesi olup, “Karayim Türkçesi” olarak isimlendirilir. Bu mezhep, Tevrat’a dayanmayan tüm Yahudi dini
uygulamalarını reddettiğinden geleneksel Yahudi din alimleri tarafından meşru kabul edilmemiştir. Osmanlı döneminde (15-1 6. yüzyıl) diğer Yahudi cemaatleriyle ortak kültürel çalışmalar yapmalarına rağmen,
İstanbul Karayları günümüze kadar bağımsız bir cemaat olarak gelişmiştir. İsrail’deki uygulamadan farklı olarak Türkiye’de bugün hala Yahudi-Karay evliliği kabul görmez. lbranice’yi kutsal dil kabul eden ve
eskiden Tevrat öğrenimine büyük önem veren İstanbul Karayları günümüzde eğitim ve ibadet dili olarak Türkçe’yi benimsemiştir. İbadetlerini
ise Bizans döneminden kalma Kal ha Kadoş be Kuşta Bene-Mikra (Hasköy) isimli yeraltı sinagogunda -kendi tabirleriyle ‘kenesa’da- yaparlar. Doğum, ölüm, evlilik ve sünnet merasimlerine sıkı sıkıya bağlı olan bu
grup, yeme-içme (kaşrut) ve Şabat ile ilgili kuralları daha hafif biçimiyle
uygularlar. Karaylarda ayrıca mabede ayakkabıyla girmemek, ibadetten
önce el ve ayakları yıkamak, nişanlılık dönemi, düğün yemeği, ölünün
arkasından helva pişirmek ve ölümden yedi gün sonra yapılan mevlit
gibi Müslümanlarla benzeşen bazı adetler mevcuttur.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı