DHBT Dersleri-130″Yahudilik Mezhepleri”

Sınav Defteri
Haziran 20, 2020

A. Hz. İsa Dönemi Yahudi Mezhepleri
il. Mabet Dönemi, MS 70 yılına kadar devam etti. Bu dönemde Yahudilik din olarak gelişme sürecine girdi ve Tevrat üzerine tefsir çalışmaları başladı. Bu çalışmalar, Yahudiler arasında mezheplerin doğmasına yol açtı. Bu dönemin sonlarına doğru, Ferisilik, Sadukilik ve Essenilik mezhepleri ortaya çıktı.
Tefsirciler veya kendilerini ayrı tutanlar anlamına gelen Ferisilik
mezhebi taraftarları, Tevrat’ın yanında din bilgini rabbilerin tefsirlerinin
ve fıkıh çalışmalarının otoritesini kabul ederler. Bu bakımdan, ahiretin
varlığına iman gibi Tevrat’ta olmayan bazı konuları iman esaslarından sayarlar. Rabbilerin yorumlarına vahyedilmiş nas olarak bakarlar. Bunlar, modern dönemdeki Ortodoks Yahudilerin öncüleridir.
Sadukilik mezhebi taraftarları ise itikatta ve amelde Ferisilere karşıdırlar. Tevrat’ın dışında hiçbir dini otorite kabul etmezler. Rabbilerin
yorumlarına ve fıkıh çalışmalarına değer vermezler. Bu nedenle, Tevrat’ta olmadığı gerekçesiyle ahiretin varlığına da inanmazlar.
Esseniler mezhebine “Ölü Deniz Mezhebi” de denir. Bu mezhebin taraftarları o dönemdeki siyasi ve dini karışıklıklara katılmayıp çöle
sığınmış ve münzevi bir hayat yaşamıştır. Bazı araştırmacılar tarafından
Hıristiyanlıkla bu mezhep arasında bağlantı kurulmakta, Hıristiyanlığın
doğuşu bu mezhebe bağlanmaktadır. 1947’de bulunan Ölü Deniz yazmaları bu mezhep hakkında önemli bilgiler içermektedir.
B. Hıristiyanlık Sonrası Dönemde Yahudilik
Hıristiyanlığın ortaya çıktığı dönemde Filistin’de karışıklık vardı.
Romalıların idaresi altında yaşayan Yahudiler, çeşitli dini ve siyasi baskılar altındaydılar. Yahudi isyanları yüzünden MS 70 yılında Romalılar Kudüs’ü tamamen işgal etti ve Babil sürgünü dönüşünde inşa edilen II.
Mabedi yıktı. Yahudilerin bazılarını da sürgüne gönderdiler. Bundan
sonra Yahudiliğin yapısında önemli değişiklikler oldu.
Mabedin tahrip edilmesi ve bazı dini kurumların ortadan kaldırılması yüzünden Yahudiliğin önemli dini kuralları askıya alındı. Çünkü
bu kuralların uygulanması, Mabedin ve diğer dini kurumların varlığına
bağlı idi. Bununla birlikte, bu dönemde Yahudiler Tevrat’ın tefsir çalışmalarına hız verdiler. Tevrat’ın ilk tefsiri Mişna, bir kitap halinde 2. asırda derlendi. Mişna, Tevrat’tan sonra Yahudilikte ikinci nas kaynağı haline geldi. Daha sonra Mişna üzerine tefsirler yapılmaya başlandı. Bu çalışmalar, Yahudiler arasında iki ekolün doğmasına yol açtı. Bunlar, Şam
ve Bağdat ekolleridir. Mişna üzerine Şam’da yapılan tefsir çalışmalarından Kudüs Talmudu, Bağdat’ta yapılan çalışmalarından da Babil Talmudu meydana geldi. Babil Talmudu Yahudilikte önemli bir mevki kazandı. Ardından, Talmud üzerine şerhler yapıldı. Bu şerh çalışmalarından
çıkan eserler, Yahudilikte başvuru kaynakları haline geldi. Böylece Yahudilik, büyük oranda bugünkü yapısını kazanmış oldu.

C. Yahudiliğin Kutsal Metinleri
Yahudiliğin kutsal metinleri, yazılı ve sözlü olmak üzere iki kısma
ayrılmaktadır. Yazılı kutsal metinler, Hıristiyan geleneğinde Eski Ahit
(Old Testament) olarak bilinen Tanah adıyla anılmaktadır. Tanah; Tevrat (Tora), Peygamberler (Neviim) ve Kitaplar (Ketuvim) bölümlerinden
oluşmaktadır. Bunlardan Tevrat’ın Hz. Musa’ya verildiğine inanılmaktadır. Tevrat, alemin yaratılışından Hz. Musa’nın ölümüne kadar olan
olayları ve Tanrı’nın Hz. Musa’ya gönderdiği dini kanunları içermektedir. Tanah’ın diğer iki bölümü olan Peygamberler’de ve Kitaplar’da ise
İsrailoğullarının Hz. Musa’dan sonraki tarihleri ile diğer İsrail peygamberlerine gönderilen vahiyler yer almaktadır. Hz. Davud’a atfedilen
Mezmurlar (Arapçası Zebur) Kitaplar bölümündedir. Yahudiler bütün
bu kitapların Tanrı tarafından vahyedildiğine inanmaktadırlar.
Sözlü metinler, yazılı metinlerin, yani Tanah’ın tefsirleridir. Bunlar
da Mişna ve Gemara’dır. Mişna Tanah’ın, Gemara da Mişna’nın yorumudur. Gemara, Mişna metnini de içerdiği için genel olarak Talmud adıyla
anılır. Mişna ve Talmud’a “Sözlü Tora” da denir. Bunlara sözlü denmesinin nedeni, İslam’ın kaynaklarından hadisler gibi ilk zamanlar yazıya
geçirilmeyip, şifahi olarak nakledilmeleridir. Daha sonra, kaybolmalarından korkulduğu için yazılı hale getirilmiştir.
Geleneksel Yahudi anlayışına göre Mişna ve Talmud, Tanah gibi
vahiy kaynaklıdır. Mişna, anlaşılması zor ifadeler içerdiği için amoraim
denilen yorumcular tarafından tefsir edilmiş ve anlaşılır hale getirilmiştir. Geleneğe göre Tanah’ı ve onun tefsiri Mişna’yı herkes okuyup yo-,
rumlayamaz. Bu, amoraim denilen özel tefsircilerin işidir. Bu öneminden dolayı, tarih içinde Talmud ön plana çıkmış ve dini kuralları öğrenmek isteyenlerin Talmud’a başvurması telkin edilmiştir. Bu nedenle,
Talmud’un otoritesini tanıyan Yahudiler, dini nas kaynağı olarak Talmud’a başvururlar. Yahudiler, Talmud’un otoritesini kabul etmeyenleri
küfür işlemiş sayarlar.
a. Tevrat’ın Tahrifi Tartışmaları
Tevrat, Kur’an’da da kendisinden bahsedilen bir terimdir. Öncelikle Kur’an’da bu terimin on sekiz defa geçtiği on altı ayetin hiçbirinde
Tevrat’ın -Müslümanlar arasındaki yaygın kanaatin aksine Hz Musa’ya verilmiş bir kitap olduğunun belirtilmemiş olması dikkat çekicidir. Yani
İncil’in Hz. İsa’ya, Zebur’un Hz. Davud’a, Kur’an-ı Kerim’in Hz. Muhammed’e verildiği açıkça ifade edilirken Tevrat’ın verildiği peygamberin ismi zikredilmez. Diğer taraftan Hz. Musa’ya sahifelerin (suhuü, levhaların ve bir kitabın verildiği belirtilir. Fakat Tevrat’ın Hz. Musa’ya verildiğine ilişkin en ufak bir işaret yoktur. Müslüman alimler, bazı hadislerdeki
ifadelerden hareketle, Tevrat’ın Hz. Musa’ya verildiğine hükmetmişlerdir. Müslüman alimler arasında bu konuda ayrılık yok gibidir. Tefsirlerde, Kur’an’daki “Musa’ya kitabı verdik” ifadeleri hep “Musa’ya Tevrat’ı
verdik” şeklinde açıklanmıştır.
Diğer taraftan Allah, Maide suresi 44. ayette Tevrat’ı kendisinin indirdiğini, İsrail peygamberlerinin ve daha sonra Yahudi din adamlarının
onun içindekilerle hükmettiğini açıklamakta ve Yahudileri Tevrat’a uymaya çağırmaktadır. Sonraki ayette ve diğer bazı ayetlerde Tevrat’ın
içindeki hükümlerden bahsedilmektedir. Allah’ın, Tevrat’ın verildiği
peygamberin ismini açıklamamış olması, Tevrat’ın bütün İsrail peygamberlerine gönderilmiş vahyin genel adı olduğunu akla getirmektedir.
Diğer taraftan Tanah (Eski Ahit) içerisinde yer alan haliyle Tevrat,
kutsal kitaplar içerisinde hakkında en çok tartışma yapılan bir metindir.
Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve bağımsız araştırmacılar tarafından Tevrat çeşitli yönleriyle eleştirilmiştir. Geleneksel Yahudiler ve onların günümüzdeki takipçileri Ortodoks Yahudiler, Tevrat’ın Hz. Musa’ya vahyedildiği şekilde korunduğunu söylerken, reformist, muhafazakar, liberal ve yeniden yapılanmacı Yahudiler, Tevrat’ta birtakım değişikliklerin olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca geleneksel Ortodoks Yahudiler arasında da Tevrat’ı eleştiren yorumcular olmuştur. Yahudi din bilgini rabbilerden bazıları, Tevrat’ın vahyi, yazılması, yazarları, üslubu ve
muhtevasındaki bilgi hataları hakkında bugünkü eleştirmelerin teorilerini destekler mahiyette fikirler beyan etmiştir.15
Tevrat’ın sahihliği konusu Hıristiyan Katoliklerle Protestanlar arasında da tartışma konusu olmuştur. Tevrat’ın da dahil olduğu Kitab-ı
Mukaddes’i Hıristiyanlıkta tek otorite kabul eden Protestanların görüşlerini çürütmek için Katolikler, onların esas aldığı massoratik Yahudi Eski Ahit’ inin otoritesinin sarsılması ve güvenirliğinin zedelenmesi yolundaki çalışmalara sahip çıkmıştır. 1616 yılında, Katolik bir oryantalist
olan Pietro della Wella, Samiri Tevrat’ını Batı’ya tanıtmıştır. Sarniri Tevrat’ı üzerinde yapılan çalışmalarda, Tevrat’ın bu nüshasının Yahudi nüshasından birçok noktada farklılık gösterdiği ve metin bakımından Sami
­
ri Tevratı’nın daha doğru olduğu tespit edilmiştir. Bu durum, massoratik
Yahudi Eski Ahit’inin otoritesini tanıyan Protestanlara karşı Katoliklere
bir koz vermiştir. Bundan sonra, Katolik Kilisesinde massoratik Yahudi
Eski Ahit’i üzerinde kritik çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmaların
öncülüğünü Richard Simon (1638-1712) yürütmüştür.
Protestanlıktan Katolikliğe geçen Richard Simon, önce Yahudi
Spinoza’nın çalışmalarını incelemiş ve ondan etkilenmiştir. Simon, Spinoza’nın görüşlerinin doğruluğunu tespit etmek için Tevrat’ı okuduğunda, Tevrat’ın beş kitabının farklı üslup taşıdığını, aralarında birçok farklılık ve gözle görülür çelişkiler bulunduğunu görmüştür. Bunun üzerine
Simon, Eski Ahit üzerinde kritikçi bir gözle kapsamlı bir çalışma yapmış
ve bulgularını, 1678’de üç cilt halinde yayımlamıştır. Simon, bu eserinin
ilk cildinde Eski Ahit’in yazarları meselesine değinmiş ve Tevrat’ın yazarının Hz. Musa olmadığını belirtmiştir. Simon’ın izinden giden ]. Morinus, Katolik Eski Ahit’inin kaynağı olan yetmişler çevirisi Septuagint’in
massoratik Yahudi Eski Ahit’inden edebi bakımdan daha iyi ve doğru
olduğunu öne sürmüştür.
Simon’dan yaklaşık bir asır sonra, Fransa Kralı XIV. Luis’in saray
doktoru olan]ean Astruc (1684-1766), 1753’te Eski Ahit’in tenkidi konusunda bir çalışma yayımlamıştır. Astruc’un babası, sonradan Hıristiyan
olmuş bir Yahudidir. Kendisi de önceden Protestan iken Katolikliğe
geçmiştir. Astruc, Eski Ahit’i incelerken birçok çelişkili cümle ve tekrarlara rastlamıştır. Hz. Musa’nın kendi doğumundan 2433 yıl önce meydana gelen olaylardan bahsetmesi ona garip gelmiştir. Hz. Musa’nın bu
olaylarla ilgili uzun isim listelerini ve tarihleri nakletmesi ise Astruc’ün
dikkatini daha çok çekmiştir. Astruc, Tevrat’taki tanrı isimlerinin farklılığından hareket ederek, bu kitabın iki farklı dokümandan derlendiği neticesine varmıştır. O, bu kaynakları A ve B diye ikiye ayırmıştır. A Yahvist metni, B de Elohist metni göstermektedir. A ile B’nin ortak olduğu
metni C, ilgisiz metni ise D ile göstermiştir. Böylece Astruc, Tevrat’ın değişik dokümanlardan derlendiği teorisini ortaya atmıştır.
Astruc’ün bulguları ve yöntemi, kırk yıl sonra İngiliz Katolik Alex
Geddes’in dikkatini çekmiştir. Geddes’in Eski Ahit üzerindeki merakı,eski Katolik Enstitüsü’nde başlamıştır. Geddes, Yeşu kitabının üslup bakımından Tevrat gibi yazıldığını tespit etmiş ve Yeşu kitabını Tevrat’ın
beŞ kitabına dahil ederek Tevrat’ın kitaplarının sayısını altıya çıkarmıştır .
. Böylece, önceden beş kitaptan müteşekkil olan ve “Pentateuch” denen Tevrat, altı kitaba çıkmış ve “Hexateuch” adını almıştır. Geddes,
_AStruc’ün bulgularına ilave olarak, Hexateuch’ün yalnız Elohist ve Yahvist metinlerden değil, birçok kaynaktan derlendiğini ileri sürmüştür .
. Eski Ahit’in değişik dokümanlardan derlendiği teorisi, daha sonra
]. Wellhausen (1844-1918) tarafından geliştirilmiş ve onun adıyla zikredilir olmuştur. Wellhausen, Yeşu kitabının da dahil olduğu Hexateuch’de dört ana kaynak tespit etmiştir. Bu kaynaklar, kronolojik sıra itibarıyla; J (Yahvist), E (Elohist), D (Deuteronmy=Tesniye) ve P’dir (Priestly Code=Kohenler Metni). Wellhausen’a göre ] ve E’nin ilk kısımları
870 ile 770 yılları arasında derlenmiştir. Bunların redaksiyonu, D’nin yazımından sonra 680’de gerçekleşmiştir. P’nin kompozisyonu ise Babil
sürgünü ile başlamış ve Ezra-Nehemya reformları döneminde tamamlanmıştır. Wellhausen’ın bu teorisi, sonraki kritikçiler tarafından da tutulmuştur. Bu teori, Batı’ da büyük bir yankı yapmıştır.
Richard Simon’dan sonraki iki asırda (17 ve 19. asır) Eski Ahit tenkitçiliği Kilise dışında gelişme gösterirken, buna ters orantılı olarak, Katolikler arasında bu alandaki çalışmalarda bir düşüş olmuştur. Bu dönemde.
Kutsal Kitap yorumcuları “Doküman Teorisi”ne pek ehemmiyet
vermemişlerdir. Papa IX. Pius de (1846-1878) Kutsal Kitap kritikçiliği ile
ilgili çalışmaları yasaklamış, Kutsal Kitap’a hiçbir hata ve şüphenin girmediğini ilan etmiştir. Fakat Wellhausen’ın zorlayıcı açıklamaları karşısında Katolikler, bilimsel kritikçiliğin etkilerinin farkına varmıştır. Papa
XIII. Leo (1878-1903), “Vigilantiae” bildirisiyle, 30 Ekim 1902’de “BiblicalCommission”u kurdurmuştur. Asli üyeleri kardinallerden oluşan bu
komisyonun gayesi, modern araştırmacılığın gerektirdiği şekilde Kutsal
Kitap’ı inceleyip yorumlamak ve böylece Kutsal Kitap’ın otoritesini yıkmak isteyen Kilise dışındaki kritikçilere karşı onun otoritesini korumaktır. Bu bakımdan komisyonun başlıca görevi, 19. asırda ortaya atılan
Kutsal Kitapla ilgili meselelere cevap getirmek olmuştur. Komisyonun
çalışmaları, Papa XII. Pius’un papalığı döneminde daha serbest ve liberal hale gelmiştir. Papa XII. Pius, 30 Eylül 1943’te yayımladığı “Divino
Afflante Spiritu” isimli bildirisiyle, Kutsal Kitap üzerindeki kritik çalışmalarının daha serbest yapılmasına müsaade etmiştir. Komisyonun sekreteri A. Miller ve yardımcı sekreter A. Kleinhans, Roma Katolik bilg\nlerinin edebi ve tarihi kritikçilikle ilgili önceki çalışmalarını tam bir serbestlikle ele alabileceklerini belirtmiştir. Bu komisyonun 1948 tarihli kararında, Tevrat’la ilgili önceki hükümler düzeltilmiş ve doküman teorisi
kabul edilmiştir. Daha sonra, Eski Ahit’in yanında Yeni Ahit’i de kritik
eden komisyon, “De Historica Evangeliorum Veritate” bildirisiyle
(1964), İncillerin de üç aşamada tamamlandığını kabul etmiştir.
Papa XII. Pius’un bu bildirisinden sonra Roma Katolik bilginleri,
komisyonun kontrolünde, modern kritik metotlarını kullanarak Eski
Ahit ile Yeni Ahit’in tam bir tefsirini yapmak için çalışmalara başlamışlardır. Elli Katolik araştırmacının katkısıyla, 1968’de “The ]erome Biblical Commentary” adı altında, iki cilt bir arada, bu çalışmalar yayımlanmıştır. The Jerome Biblical Commentary’de, hem Eski Ahit hem Yeni
Ahit Kutsal Kitap kritikçiliğinin “Doküman Teorisi” metotlarıyla, bölüm
bölüm tefsir edilmiştir. Tefsirin baş kısmında yer alan Editörlerin Önsözü’nde şöyle denilmiştir:
Bu çalışma, Roma Katolik bilginleri tarafından modern Kutsal
Kitap kritikçiliğinin prensiplerine göre yazılmış tam bir tefsirdir. Son on beş veya yirmi yılın, Katolik Kutsal Kitap çalışmalarında bir devrim yılı olduğu sır değildir. Bir devrim ki, Papa
XII. Pius’un ‘Divino Afflante Spiritu’ isimli ‘Magna Carta’sıyla
teşvik edilmiştir. Metin kritisizminin ve edebi-tarihi kritisizmin
uzun zaman şüpheyle karşılanan prensipleri artık şimdi Katolik yorumcular tarafından kabul edilmiş ve uygulanmıştır.
Tevrat’ın sahihliği meselesi, Müslümanlar arasında Yahudilere
karşı en çok polemik konusu yapılan bir meseledir. Müslüman bilginler
bu hususta üç farklı görüş beyan etmişlerdir. Bazıları, Tevrat’ın ekseri
kısmının lafız ve mana bakımından tahrif edildiğini iddia etmiştir. tbn
Hazın bunların en önemlisidir. O, bugünkü bilim adamlarının da takdir
ettiği bilimsel yeterlilikle Tevrat’taki hataları, çelişkileri, bilgi yanlışlarını
bir bir ortaya koymuştur. Bazı Müslüman bilginlere göre ise tahrif ve
tebdil Tevrat’ın lafzında değil, tefsirinde meydana gelmiştir. Bu iki grup
arasında orta bir yer tutan üçüncü bir grup, Tevrat’ın lafzının pek az kısmının tebdil edildiği, asıl tebdil ve tahrifin onun tefsirinde meydana geldiği kanaatine varmıştır.
Tevrat’ta tahrif ve tebdilin bulunduğunu söyleyen Müslüman bilginler Kur’an’daki bazı ayetleri delil almışlardır. Fakat bu ayetlere bakıldığında, Tevrat’ın metninin söz konusu edilmediği görülmektedir. Bu
ayetlerde, Yahudilerin sözlerin anlamlarını çarpıtmaları, bilgileri kasıtlı
olarak yanlış aktarmaları tahrif olarak nitelendirilmektedir. Tevrat’ın
metninin mahiyeti Kur’an’da problem edinilmemiştir. Kur’an’a göre
önemli olan, onun içinde hidayete sevk edici ahkamın bulunmasıdır.
Bununla birlikte, Kur’an açısından, Yahudilerin bugün elinde bulunan
Tevrat’ın tamamen vahiy mahsulü olduğu da iddia edilemez. Zira bazı
Yahudi bilginlerinin de kabul ettiği gibi, uzun zaman içerisinde derlenen Tevrat’ın metninde önemli değişiklikler olmuş ve ona birtakım ilaveler yapılmıştır. Fakat bunlar kasıtlı tahrifler olmayıp, müstensih hatalarından ve diğer hatalardan kaynaklanan tahriflerdir.

D. Seçilmişlik, Ahit, Kutsal Toprak ve Mabet Geleneği
Yahudiliği, İslam’dan, Hıristiyanlık’tan ve diğer dünya dinlerinden farklılaştıran en temel özellik, kutsal toprak anlayışıdır. Yahudilik,
belli bir kutsal toprakla kimlikleştirilmiş bir din olup, Hıristiyanlık ve İslam gibi yeryüzünün herhangi bir yöresinde tüm kural ve kurumlarıyla
yaşanabilen bir din değildir. Yahudilik, Tanrı’nın, seçkin milleti için seçtiği ve ona vaat etmiş olduğu kutsal topraklarla bağlantılı bir dindir.
Kutsal toprak meselesine geçmeden önce, Yahudiliğin bununla
bağlantılı diğer önemli özelliklerinden söz etmek gerekmektedir. Bu
özelliklerin başında, kuşkusuz seçilmişlik inancı gelmektedir. İbranice’de “Anı Hasagula” kavramıyla ifade edilen bu inanç, Yahudilerin diğer ırklardan farklılığını ve üstünlüğünü ifade etmektedir. Özellikle Ortodoks Yahudiler açısından bu inancın önemi büyüktür. Ortodoks ibadet kitabında (Siddur) yer alan dualarda sıkça buna vurgu yapılmakta,
Ortodoks Yahudi, bir goy (gentile: yabancı) olarak yaratılmadığı için
Tanrı’ya her sabah ibadetinde şükretmektedir.
Seçilmişlik fikri, Yahudileri tarih boyunca daima diğer milletlerden farklı kılmıştır. Yahudiler, her türlü baskı ve zorlama karşısında mil11 ve din! kimliklerini bu fikir sayesinde koruyabilmişler ve ideallerini
canlı tutmuşlardır. Bu sayede onlar, yaklaşık iki bin yıllık sürgün hayatından sonra, 1948’de kutsal topraklarda bağımsız bir Yahudi devleti
kurmayı başarmışlardır.
Yahudilikte seçilmişlik inancıyla bağlantılı önemli bir kavram
ahittir. Yahudi inancına göre kendi iradesini yeryüzünde temsil etmek üzere Yahudilerin atalarını diğer milletler arasından seçmiş olan Tanrı,
onlarla bir sözleşme yapmıştır. Bu sözleşme gereğince, Yahudilerin ataları Tanrı’nın buyruklarına uyacaklar ve onu yeryüzünde temsil edecekler, buna karşılık Tanrı onlara ayrıcalıklı haklar tanıyacaktır.
Tevrat’a bakıldığı zaman, Tanrı’yla Yahudilerin ataları arasında
yapılan sözleşmenin ilk defa Hz. İbrahim’le başladığı görülür. Bu sözleşmede Tanrı, Hz. İbrahim’e ve onun soyuna birtakım vaatlerde bulunmuştur ki bunların başında kutsal topraklar gelmektedir. Bu vaat, Tevrat’ta şu şekilde ifade edilmektedir:
Avram doksan dokuz yaşındaydı. Tanrı Avram’a göründü ve
ona “Ben, her şeye kadir Tanrı’yım. ” dedi. “Önümde yürü ve
mükemmel ol. Antlaşmamı seninle aramda yapacağım ve seni çok çok artıracağım.” Avram aceleyle yüz üstü yere kapandı. Tanrı ona (tekrar ve şunları) söyleyerek konuştu: “Bana
gelince- işte seninle antlaşmam: Birçok ulusun babası olacaksın ve artık Avram diye çağrılmayacaksın. İsmin Avram olacak- çünkü seni birçok milletin babası yaptım. Seni çok, ama
çok verimli kılacağım ve seni uluslar haline getireceğim –
krallar senin soyundan çıkacak. Seninle ve ardından gelecek
çocuklarımla aramdaki antlaşmayı, nesiller boyu, ebedi bir
antlaşma olarak yerine getireceğim; hem senin Tanrın olacağım, hem de ardından gelecek çocuklarının. Şu anda yabancı
olarak yaşadığın toprakları -Kenan ülkesini- sana ve ardından gelecek çocuklarına ebedi bir mülk olarak vereceğim ve
onlara Tanrı olacağım.”16
Tevrat, Hz. İbrahim’e ve soyuna vadedilen toprakların sınırları
konusunda tam bir belirlemede bulunmamıştır. Bundan dolayı, Yahudi
yorumunda kutsal toprakların sınırları değişkenlik göstermiştir. Ancak,
bilinen bir şey varsa, o da bu toprakların Kenan ülkesine ait olqıasıdır.
İbrahim’e ve soyuna Tanrı tarafından vadedilen bu topraklarda henüz
Kenanlılarla birlikte dokuz kavim oturmaktadır. Bu vaat olayı, Kenan
topraklarının yasal mirasçısı konusunda garip bir durum ortaya çıkarmıştır. Burada doğanlar Tevrat yasası karşısında işgalci konumuna düşmüş, burada doğmayanlar ise yasal mirasçı yapılmıştır. Böylece, bugün Ortadoğu’nun temel problemini oluşturan ‘halk’ ve ‘toprak’ sorunu ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Tanrı, yasal mirasçı ilan ettiği seçilmiş
kavmine bu kutsal toprakları vermeyi sürekli ertelemiştir. Yahudilerin
ataları Hz. tbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakub ve onun oğulları sadece vaatle
yetinmiştir. Bu topraklara Yahudi yerleşimi ancak Yeşu zamanında başlayabilmiş ve Hz. Davud zamanında tamamlanmıştır.
Yahudiler, Tanrı’nın kendileri için seçmiş olduğu kutsal topraklarda, Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman zamanında Tevrat’ta belirlenen şekilde bir yaşam sürdü. Ancak bu fazla uzun ömürlü olmadı. Kısa zaman
sonra Yahudiler, Tanrı tarafından yasal mirasçısı yapıldıkları vadedilmiş
kutsal topraklardan uzaklaştırıldı. Bu durum Yahudilerde ciddi bir hayal
kırıklığı yarattı. Tanah kitaplarında, bunun Yahudilere verilmiş geçici bir
ceza olduğu ifade edildi. Suçlarından pişmanlık duyup Tanrı’yla yapılan
sözleşmeye uymaları halinde Yahudiler tekrar kutsal topraklara dönebilecekti. Çünkü sözleşme süresizdi. Yahudilerin Tanrı’ya dönmeleri, kutsal topraklara dönmelerinin yolunu açacaktı. Tanrı, seçilmiş halkını ebediyen hiçbir zaman terk etmeyecekti. Eski Ahit’te sürekli buna vurgu yapılmıştı. Yahudi din yorumcuları da sürgün yaşamını bu şekilde .yorumladılar. Sonunda, Babil’e sürülmüş olan Yahudiler birtakım acı tecrübeler
yaşadıktan kısa bir süre sonra eski topraklarına geri döndüler. Ancak bu
dönüş ve yerleşim eski sınırları kapsayacak şekilde gerçekleşmedi. Nihayet MS 70 yılında Yahudilerin kutsal topraklarla bağı Romalılar tarafından
tamamen koparıldı. İlk defa Hz. Süleyman tarafından inşa ettirilen ve Yahudiliğin temel sembolü olan Mabet (Süleyman MabedVBet Ha-Mikdaş/Beytu’l-Makdis) tamamen yıkıldı. Bu olay, din olarak Yahudilik üzerinde ciddi değişimlerin meydana gelmesine yol açtı. Yahudilik, sürgün
yaşam şartlarına göre yeniden düzenlendi, Mesih düşüncesi bu yeni Yahudiliğin omurgasını oluşturdu. Tevrat’ın vadedilmiş kutsal topraklara
bağlı kurum ve kuralları askıya alındı, bunların yeniden yürürlüğe girmesi Hz. Davud soyundan kurtarıcı Mesihin gelmesine bağlandı. Bu çerçevede Yahudilerin kutsal topraklarla ilişkisi hakkında yeni düzenlemeler yapıldı. Bireysel olarak Yahudilerin kutsal topraklarda yaşamalarının
dini bir zorunluluk olduğu Yahudi din hukukçuları tarafında sürekli canlı tutuldu. Musa b. Meymun, bir Yahudinin hiçbir neden yokken kutsal
toprakları terk etmesinin yasak olduğunu belirtti. Kutsal topraklarda yaşamaya teşvik etmek için sık sık bu toprakların faziletinden söz etti. Örneğin o, kutsal topraklarda yaşayanların ve hatta dışarıda ölüp de kutsal
topraklarda gömülenlerin günahlarının bağışlanacağını söyledi. Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Yahudilik açısından
kutsal topraklar sadece vadedilmiş bir vatan değildir. Bu toprakların dini açıdan Yahudilikte önemli bir yeri vardır. Zira Yahudiliğin en temel
kurum ve kuralları bu topraklara göre belirlenmiş ve şekillenmiştir. Tanrı’nın seçip belirlemesi nedeniyle kutsal sayılan bu topraklar, Filistin
topraklarıdır. Yahudilik bu toprakların dışında tam olarak yaşanamaz.
Zorunlu sürgün hali hariç, Tevrat’ın buyruklarına kulak veren Yahudilerin mutlaka bu topraklarda yaşamaları gerekir. Bu topraklardan başka
bir yerde devlet kurmaları kesinlikle caiz değildir.
Yahudilik, kutsal sayılan Filistin topraklarıyla kimlikleştirilmiş bir
din olduğu gibi, aynı zamanda mabet merkezli bir dindir. Yahudilikteki
birçok kuralın mabette gerçekleştirilmesi gerekir. Bu mabet de herhangi
bir mahalli ibadet yeri değildir. Yerini Tanrı’nın seçmiş olduğu ve onun
istemesiyle Hz. Süleyman tarafından yaptırılan Kudüs’teki meşhur mabettir. Birçok defa tahribata uğrayan ve en son MS 70 yılında tamamen
yıkılan Süleyman Mabedi’nden geriye bugün sadece batı duvarı kalmıştır. Mabet’in yerine daha sonra Müslümanlar tarafından Mescid-i Aksa
inşa edilmiştir. Süleyman Mabedi’nden kalan batı duvarı Yahudiler için
önemlidir. Adı, İbranice’de “Kotel”dir. Yahudiler, bu duvarın önünde
Mabed’in durumu için ağıt yakarlar ve en kısa zamanda yeniden inşa
edilmesi için Tanrı’ya yakarırlar.
Yahudiler, 1 967 yılındaki savaş sonucunda Kudüs’e tamamen hakim olmalarına rağmen Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine Süleyman Mabedi’ni tekrar inşa edememişlerdir. Bunun iki nedeni vardır. Bunlardan biri Müslümanların tepkisi, diğeri ve en önemlisi Yahudiliğin Mesihçi karakteridir. İsrail devleti, İslam dünyasının tepkisinden çekindiği için
şimdiye kadar bunu planlamamıştır. İsrail devletinin bu tutumunda dinin de önemli katkısı vardır. Çünkü Ortodoks Yahudiliğe göre Süleyman Mabedi’nin yeniden inşa edilmesi, Mesihin gelmesine bağlıdır. Mesih’ in gelmesinden önce girişilecek böyle bir faaliyet küfür teşkil eder.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı