DHBT Dersleri-127″Hristiyan Misyonerliği”

Sınav Defteri
Haziran 17, 2020

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, Baba tarafından Oğlun, Baba ve
Oğul tarafından da Kutsal Ruh’un gönderilişine yönelik tanrısal iradeyi ifade ederek, Teslis öğretisiyle ilgili olarak taşıdığı teolojik anlam yanı
sıra kilise tarafından resmen vaaz için görevlendirilmeyi ifade eden misyon terimi, 16. yüzyıldan itibaren Cizvitler tarafından daha özel bir anlamda kullanılmaya başlanmıştır. 16. yüzyılda Ignatius Loyola tarafından, Hıristiyan uluslarca oluşturulan kolonilere kilise görevlileri gönderilmesini ifade etmede kullanılan misyon ve misyonerlik terimleri, kolonileştirilen sömürge bölgelerinin Hıristiyanlaştırılması bağlamında kullanılmıştır. Bu bağlamda Hıristiyanlığın yerliler arasında yayılması amacıyla görevlendirilen kilise temsilcileri “misyoner”, bunların gittikleri .ülkeler ise “misyon ülkeleri” olarak adlandırılmıştır. Son dönemlerde misyonerlik teriminin zihinlerde oluşturduğu olumsuz çağrışım karşısında,
bu terimin yerine ‘evanjelizm’ ve ‘evanjelizasyon’, ‘şahitlik’ (witnessing)
ve ‘beyan’ (proclamation) gibi terimlerin kullanılmasının tercih edildiği
dikkati çekmektedir.
Hıristiyan misyonerliği, dinsel referansını, öncelikle Yeni Ahit metinlerindeki İsa’nın talebelerine yönelik çeşitli sözlerine dayandırır.
İsa’nın talebelerini gönderirken onlara “gidin” ve “deyin ki” ifadeleriyle
başlayan sözleri, Hıristiyan misyonerliğinin temel referansı olarak kabul
edilir. Bununla birlikte Yeni Ahit’te misyonerliğe referans olarak kullanılan en temel ifade Matta İncili’nde yer alan şu sözdür:
Şimdi, gidip bütün milletleri/halkları talebelerim edinin; onları
Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz edin. Size emrettiğim
her şeyi tutmalarını onlara öğretin ve işte ben bütün günler,
dünyanın sonuna kadar sizinle birlikteyim (Matta, 28: 19-20).
Ayrıca gerek İsa gerekse Pavlus gibi önemli şahsiyetlerin çeşitli söz
ve deyişleriyle tavır ve davranışlarına ilişkin ifadeler de misyonerlikte referans olarak kullanılmaktadır. Bundan başka Hıristiyan misyonerliği,
çeşitli teolojik anlayış ve yaklaşımları da referans olarak kullanmaktadır.
Örneğin, Hıristiyan bakış açısına göre misyonerlik göreviyle bir kişinin
yabancı bir ülkeye ya da ulusa gönderilmesi, ilahi oğul İsa Mesih’in Mesihlik misyonuna iştirak etmedir. Yine Hıristiyanlıkta, kurtuluş teolojisi
bağlamında Tanrı’nın diğer insanlar/ötekiler arasında, zaten halihazırda
onları İncil mesajına ve kurtuluşa hazırlama konusunda faaliyette olduğu
inancı önemli bir dayanak olarak kabul edilir. Buna göre Kutsal Ruh,
dünya genelinde insanları İsa Mesih’le kurtuluş mesajını almaya hazırlamakta, bunun için uygun ortamlar oluşturmaktadır. Misyonerlik görevini
yürüten kilise ve misyonerler, İsa Mesih’in tüm dünyadan insanları kendi ününe ve geleceğine hazırlık için bir araya getireceği ümidini taşımak­ tadır
. Hıristiyan misyonerlere düşen görev, Kutsal Ruh tarafından zaten
gerekli altyapıları hazırlanmış olan bölgelerde uygun insanları tespit
edip onlarla birebir ilişkiye girmek suretiyle İncil mesajını doğrudan onlarla buluşturmak, onları Tanrı halkı arasına katmaktır.
Yeni Ahit yazarlarından Luka, Resullerin İşleri’nde Hz. İsa’ dan hemen sonra çeşitli bölgelerde dini yaymak üzere yoğun bir faaliyetin başladığından söz eder. İstafenos’un şehadeti sonrası çeşitli kişilerin Fenike’ye, Kıbrıs’a ve Antakya’ya giderek buralarda dini yaydıklarından,
Petrus ve Barnaba’nın faaliyetlerinden bahseder (Resullerin İşleri 10,
1 1 :19-22). Diğer taraftan Hıristiyanlık tarihindeki en önemli ve gelmiş
geçmiş en büyük misyoner Pavlus’tur. İsa sonrası dönemde o, ilahi oğul
İsa Mesih’in kurtarıcılığı mesajına dayalı Hıristiyan inancını, gerçekleştirdiği üç önemli misyon seyahatiyle Anadolu’dan Makedonya ve Yunanistan’a kadar yaymaya çalışmış; buralarda halihazırda mevcut olan cemaatleri organize etmiş ve kendi İsa anlayışının dışında İsa anlayışlarına
sahip olan İsevi cemaatlere karşı mücadele etmiştir. Onun misyon anlayışı ve metodolojisi Hıristiyan misyonerliğinin temel yöntemi olarak kabul edilmiştir.
Pavlus, Korintlilere birinci mektubunda, inandığı öğretileri yayarken yaptığı fedakarlığı ve karşılaştığı zorlukları konu aldığı sözlerinde,
dini yaymada hedef aldığı kişilere misyonu götürürken esas aldığı metodu şöyle anlatır:
Ben özgürüm, kimsenin kölesi değilim. Ama daha çok kişi kazanayım diye herkesin kölesi oldum. Yahudileri kazanmak
için Yahudilere Yahudi gibi davrandım. Kendim Kutsal Yasa’nın (Musa hukukunun) denetimi altında olmadığım halde,
Yasa altında olanları kazanmak için onlara Yasa altındaymışım
gibi davrandım. Tanrı’nın yasasına sahip olmayan değil de Mesih’in yasası altında olan biri olarak, Yasa’ya sahip olmayanları
kazanmak için Yasa’ya sahip değilmişim gibi davrandım. Güçsüzleri kazanmak için güçsüzlerle güçsüz oldum. Ne yapıp ne
edip bazılarını kurtarmak için herkesle her şey oldum (1 Korintliler 9: 19-22).
Pavlus sonrası Patristik dönem olarak da adlandırılan ilk birkaç
yüzyılda Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nda hızlı bir yayılma süreci yaşadı. Öyle ki 3. yüzyıl sonuna gelindiğinde Hıristiyan öğretisiyle karşılaşmamış olan bir bölge hemen hemen kalmamıştı. Hıristiyan misyonerler aracılığıyla Suriye, Anadolu, Kuzey Afrika ve Avrupa’nın Akdeniz sahilleri büyük oranda Hıristiyanlaştırıldı. Ortaçağın ilerleyen dönemlerinde Hıristiyan misyonerlerinin, faaliyetlerinde, özellikle Avrupa’nın tamamının Hıristiyanlaştırılması konusunda yoğunlaştıkları görülmektedir.
Ortaçağ boyunca yürütülen misyonerlik faaliyetlerinde gösterilen
başarıda üç etken önemli rol oynamıştır. Bunlardan birincisi Hıristiyan
imparatorlukların ve siyasal yönetimlerin kiliseye ve misyonerlere sağladığı destektir. Hıristiyan misyonerler yalnızca Hıristiyan imparatorların ve yöneticilerin desteğini değil, Hıristiyanların egemen olmadıkları
bölgelerde bazı yerel yöneticilerin desteğini ve himayesini de kullanmışlardır. Misyonerlik faaliyetlerindeki başarının arkasında bulunan bir
diğer önemli etken misyon bölgelerinde geliştirilen manastır yaşantısıdır. Misyon bölgelerinde kurulan manastırlarla yöreye yerleşen keşişler,
hem yöreyi tanıma ve dil, gelenek ve kültür açısından yöre halklarıyla
kaynaşma hem de misyonerlik faaliyetlerini yürütme açısından manastırları birer üs olarak kullanmışlardır. Manastırlarla irtibatlı olarak Ortaçağda Hıristiyan misyonerliğinde genellikle çeşitli Hıristiyan tarikatları
ön plana çıkmıştır. Bunlardan 13. yüzyılda Assisili Aziz Francis tarafından kurulan Fransizkan tarikatı ile Aziz Dominik tarafından kurulan Dominikan tarikatı, yoksulluğu ve Hıristiyanlığın yayılması faaliyetlerini temel amaç edinen tarikatlardır. Bu tarikatlara bağlı olan ve genellikle Friar diye adlandırılan keşişler, manastırlarda yerleşik ya da gezgin misyonerler olarak misyon bölgelerinde Hıristiyanlığın yayılmasında aktif rol
oynamışlardır. Bunlara 16. yüzyıldan itibaren Cizvitler tarikatına bağlı
keşişleri de eklemek gerekir. Sonraki dönemlerde ise bunlara Agustinianlar ve Mesih Dervişleri ( Wanderers of Christ) gibi birçok tarikat üyelerinin faaliyetleri de eklenmiştir. Ortaçağdaki misyonerlik faaliyetlerinde etkili olan üçüncü husus ise şehitlik anlayışıdır. Misyon bölgelerinde
zaman zaman yerli halk tarafından Hıristiyan misyonerlere yönelik şiddet hareketleri uygulanmış ve bunun neticesinde bazı misyonerler hayatlarını kaybetmişlerdir. Aziz Boniface (680-754) örneğinde olduğu gibi öldürülen bu misyonerlerin yaşantıları ve verdikleri mücadele diğer
misyonerler için her zaman bir örnek ve ilham kaynağı olarak kabul
edilmiş, misyonerlik faaliyetlerinin devamında önemli bir motivasyon
unsuru olmuştur. Reformasyon dönemi ve sonrasında Avrupa’ da oluşan birçok yeni
kilise hareketlerinde önceleri misyonerlik faaliyetlerine fazla rastlanmaz;
zira bu kiliseler Katolisizme karşı var olma ve ayakta kalma mücadelesi
vermektedir. Ancak ilerleyen dönemlerde özellikle sömürge dönemlerinde, bu kiliselere bağlı misyonerlik teşkilatları, Katolik misyonerler yanında dünyanın dört bir tarafında faaliyette bulunmaya başlamıştır. Hatta
19. yüzyıldan itibaren Batı ve Kuzey Avrupa ile Kuzey Amerika merkezli
çeşitli Protestan kiliselerle irtibatlı misyoner örgütleri Ortadoğu, Uzakdoğu ve Asya’ da hep ön plana çıkmaya başlamıştır. Ait oldukları ülkelerdeki devlet egemenliğini tanıyan Protestan kiliseler, bu ulusların egemenliğinin yayılmasını ya da kolonilerde ve sömürge bölgelerinde devlet gücünün etki alanının genişlemesini, Hıristiyan hegemonyasının ve gücünün yayılması/genişlemesi olarak değerlendirmiştir.
18. ve özellikle 19. yüzyıl, birçok misyonerlik teşkilatının ortaya
çıktığı dönemlerdir. Öyle ki 19. yüzyıl Hıristiyanların bir bütün olarak
tüm dünyada aktif misyonerlik faaliyetine kalkıştığı ve kimi yazarların
ifadesiyle Hıristiyanlığın kendisini evrensel bir dine çevirme konusunda
başarılı olduğu bir zamandır. Bu dönemde kurulan misyonerlik teşkilatlarının büyük çoğunluğu çeşitli Protestan kilise ve cemaatlerle irtibatlıdır. Bu çerçevede kurulan misyonerlik teşkilatları arasında The Baptist
Missionary Society (1792), Landon Missionary Society (1795), Anglican
Evangelical Church Missionary Society (1799), British and Foreign Bible
Society (1804), The American Board of Commissioners for Foreign Missions (1810), the Basel Society (1815), The American Baptist Missionary
Board (1814) ve The Bedin Society (1824) sayılabilir. Ayrıca 19. yüzyılın
ilk yarısında Fransa, Danimarka, İsveç ve Norveç gibi ülkelerde de bir
dizi misyonerlik teşkilatı oluşturulmuştur.
19. yüzyıl ve bunu izleyen dönemde Hıristiyan misyonerler, yalnızca dinsel öğretilerin anlatılması görevini yapan vaizler olarak değil,
eğitim ve sağlık görevlileri, sosyal hizmet uzmanları olarak da misyon
bölgelerinde boy göstermeye başladılar. Hatta Ortadoğu’da olduğu gibi
bazı bölgelerde çoğu zaman eğitim, sağlık ve sosyal hizmet alanlarındaki
faaliyetler doğrudan vaizlik faaliyetlerinin önünde yer aldı. Bu bağlamda
Hıristiyan ülkelerde yetişmiş birçok misyoner-doktor ve misyoner-öğretmen misyon bölgelerine gönderildi. Misyonerlerce açılan okullara Hıristiyan çocukların yanı sıra başta elit aile çocukları olmak üzere Hıristiyan
olmayan aile çocukları da öğrenci olarak kabul edildi. Eğitim kadrosu, donanım ile teçhizatı ve verdiği eğitimle yerli okullardan belirgin şekilde
ayrılan bu misyoner okulları, yörede her zaman büyük bir saygınlık kazandı; bu sayede misyonerler hem halk üzerindeki etkilerini devam ettirdiler hem de bu okullarda yetişen ve ileride o ülkede yönetimden ticarete kadar hemen her alanda etkili konumlara gelecek olan öğrenciler vasıtasıyla ileriye dönük önemli kazanımlar elde ettiler.
Müslümanlara yönelik misyonerlik faaliyetlerinin ilk örneklerine
MS 8. yüzyıl gibi çok erken sayılabilecek bir dönemde rastlanmış olsa da
Müslümanlara yönelik misyonerlik faaliyetlerinde ilk ciddi açılım 13.
yüzyılda Assisili Francis tarafından yapılmıştır. Francis, insanlara Hıristiyan mesajının basit tarzda ve güzelce sunulduğunda, kabul edilmesinin
çok daha kolay olacağını düşünmüş ve kendi çalışmalarında bu yöntemi kullanmıştır. Assisili Francis’ten sonra Müslümanlara yönelik faaliyetlerde en önemli isim Roman Lull’dur. Kilise tarihindeki en önemli misyonerlerden birisi sayılan Lull, Saracenler olarak adlandırdığı Müslümanların Hıristiyanlaştırılabilmeleri için üç hususun gerekli olduğunu
vurgulamıştır. Bunlardan ilki misyonerlerce Müslümanların konuştukları dillerin çok iyi bilinmesidir. Nitekim Lull’un bu görüşleri sonucu 14.
yüzyıl başlarındaki Viyana Konsili’nde Roma, Oxford ve Paris üniversiteleri gibi eğitim kurumlarında Müslümanlarının dillerinin araştırılıp öğrenilmesinin önemi vurgulanmıştır. Lull tarafından vurgulanan ikinci
husus, 1slam’a karşı Hıristiyan öğretilerini savunan eserlerin yazılması,
üçüncüsü ise Müslümanlar arasında misyonerlik faaliyetlerini yürütecek
cesur ve inançlı kişilerin yetiştirilmesidir.
Ortaçağda İslam ülkelerine yönelik faaliyetlerde iki temel özellik
dikkati çekmekteydi. Bunlardan birisi, Müslümanların her yönden güçlü oldukları bu dönemde Hıristiyanlar, Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya yönelik çabalardan çok, İslam’a karşı kendi cemaatlerini bir arada tutabilmek ve Müslümanların otoritesi altında yaşayan farklı Hıristiyan
grupları kendi kiliselerine çekmek yönünde yürüttükleri faaliyetler, bir
diğeri ise çeşitli İslam ülkelerine seyahatler yapan belirli Hıristiyan tarikatlarına mensup keşişler ve Hıristiyan seyyahların, İslam’a karşı mücadele edebilmek amacıyla İslam’ı ve kendilerine göre İslam dininin eleştirilebilecek zayıf yönlerini öğrenmeye çalışmalarıdır. Ortaçağda ele geçirilen İslam ülkelerindeki Müslüman halkın ne pahasına olursa olsun
Hıristiyanlaştırılması çalışmaları da yürütülmüştür. Örneğin 15. yüzyılda
Endülüs’ün Hıristiyanlarca yıkılması üzerine burada kalan Müslüman ve Yahudi halka karşı yoğun bir Hıristiyanlaştırma kampanyası yürütülmüş
ve bunun için şiddet ve zor kullanmaktan kaçınılmamıştır.
İslam ülkelerine yönelik yoğun misyonerlik faaliyetleri Batılı ulusların sömürge faaliyetlerine paralel olarak ortaya çıkmıştır. Daha erken
dönemlerde başlayan Katolik misyoner faaliyetlerine 18. yüzyıldan itibaren çeşitli Protestan kiliselerin faaliyetleri de eklenmiştir. İslam ülkelerine ve üçüncü dünyaya yönelik bu faaliyetlerde misyoner teşkilatları ve
bunlara bağlı misyonerler, bu yörelerde kurulu sömürge yönetimleriyle
yakın ilişki içerisinde olmuşlar ve karşılıklı çıkarlar gözetmişlerdir.
18. ve 19. yüzyıllarda başta Ortadoğu olmak üzere İslam ülkelerinde özellikle İngiliz ve Amerikan misyoner teşkilatlarının yoğun faaliyeti dikkat çeker. Özellikle Amerika’da Kongregasyoneller öncülüğünde 19. yüzyılda kurulan American Board of Commissioner of Foreign
Mission’a bağlı misyonerler Suriye, Ürdün, Mısır, İran, Irak, Filistin ve A­
�adolu’da yoğun bir faaliyete koyulurlar. Her ne kadar Kongregasyonaller tarafından kurulsa da Presbiteryenler gibi diğer bazı misyonerler
de bu örgüt bünyesinde yörede etkinliklerini sürdürmüşlerdir. Bundan
başka “Church Missionary Society of the Church of England”, “Presbiteryen Board” ve “Arap Misyon Teşkilatı” gibi Protestanlık bağlamındaki
örgütlerle C.M. Lavigerie tarafından kurulan ve bünyesinde Beyaz Rahipler (Babalar) ve Beyaz Rahibeler teşkilatlarını barındıran “Afrika Misyonerler Cemiyeti” gibi Katolik örgütler, İslam ülkelerindeki çalışmalarda önemli rol oynamıştır.
İslam ülkelerinde çalışmalarda bulunan misyonerler öncelikle bu
ülkelerde yaşayan gayrimüslim azınlıkları, Protestan ya da Katolik öğretilere çekmeye ve onlar arasında etnik-bilincin uyanmasını sağlamaya çalışmışlardır. Bu çabaları zamanla İslam ülkelerindeki Müslüman halka yönelik Hristiyanlaştırma faaliyetleri izlemiştir. Ayrıca, G. Pfander ve S.M.
Zwemer’in çalışmaları örneğinde olduğu gibi, İslam ve İslami değerlerle
ilgili çeşitli kuşkular uyandırmak suretiyle Müslümanları kendi kimlik ve
değerlerine yabancılaştırmaya yönelik çalışmalar da yapılmıştır.
Günümüzde farklı Hıristiyan kiliselere bağlı binlerce misyoner
teşkilatıyla herhangi bir kilisenin denetiminde olmaksızın çalışan yüzlerce misyoner kuruluşu dünyanın hemen her bölgesinde yoğun bir çalışma içerisindedir. Katolik kilisesi bünyesinde kurulu olan “Congregation for the Evangelization of Peoples”, Katoliklik doğrultusunda Hristiyanlığın tüm dünyada yayılmasına çalışan bir kuruluş olarak dikkati
çekmektedir. Katoliklerin yanı sıra Protestanlık bağlamındaki yüzlerce
kiliseye bağlı misyoner teşkilatı da faaliyetlerini sürdürmektedir. Protestan misyoner örgütler arasında özellikle evanjelik akımlar, dünyadaki
misyonerlik faaliyetlerinde ön plana çıkmaktadır. “Bu nesilde tüm dünyanın evanjelizasyonu” sloganıyla yola çıkan evanjelikler, özellikle 20.
yüzyılın son çeyreğinden itibaren dünyada kendini hissettiren yeni
dünya düzeni ve küreselleşme olgularının oluşturduğu sosyal ve siyasal
şartları da kullanarak çalışmalarını sürdürmektedir. Katolik, Protestan
ve bağımsız kiliseler doğrultusundaki misyonerlik faaliyetleri yanında
Mormonlar, Adventistler, Yahova Şahitleri, Mooncular, Bahailer, Hare
Krişna mezhebi ve benzeri akımlar da tüm dünya ülkelerinde olduğu
gibi İslam ülkelerinde de misyonerlik faaliyetlerini yürütmektedir.
Hıristiyan misyonerliği gerek teolojik gerekse kavramsal boyutta
kendisini günün şartlarına göre gözden geçirmektedir. Misyonerlik, günümüzde bizzat Tanrı’nın insanlığın kurtuluşuna yönelik bir eylem planı olarak değerlendirilmekte ve Tanrı’nın, insanlığın Hıristiyanlaştırılarak kurtuluşu konusunda misyonerlik faaliyetlerinin bizzat içinde olduğu kabul edilmektedir. Böylelikle Hıristiyan misyon anlayışında kilise
merkezlilikten (eklesiosentrizm) tanrı merkezliliğe (teosentrizm) ya da
daha doğru bir ifadeyle Mesih merkezliliğe (kristosentrizm) geçiş yönünde bir gelişim yaşanmıştır.
Misyonerlerce tüm yeryüzü küresel evanjelizmin faaliyet alanı
olarak görülmektedir. Değişen sosyopolitik şartlarda Ortaçağın saldırgan misyonerliğinin saldırgan tutumu bir kenara bırakılmış, muhatap
alınan her yöreye ve ulusa yönelik yeni yöntemler geliştirilmiştir. Misyonerlerce yeni şartlara uygun bir terminolojinin oluşturulmasına da özen
gösterilmiş ve örneğin “diyalog”, “homojen birlik”, “ulusal/yerli kiliseler”, “halk hareketi”, “iman misyonu” ve benzeri kavramların misyonerlerin günlük konuşmalarında öne çıkarılması sağlanmıştır.
Günümüzde yaygın olarak başvurulan misyonerlik yöntemi “kültüre uyarlama” dır. Kimi misyonerlerce, Müslümanları Hıristiyanlaştırmada en büyük başarının sağlanacağı yöntem olarak görülen kültüre uyarlama, Hıristiyanlığın bir kültür değil bir kült olduğu, dolayısıyla yalnızca
Avrupa ve Kuzey Amerika gibi Hıristiyan geleneğin egemen olduğu
bölgelerde değil tüm dünyada yerel geleneklere ve adetlere uyarlanmaya ihtiyaç duyduğu düşüncesini temel almaktadır. Bu bağlamda Hristiyan geleneği elden geldiğince yerel geleneklere uyarlanarak insanlara
sunulmaya çalışılmaktadır. Ayrıca misyonerler diyalog etkinliklerini de
Hıristiyanlığın yayılmasında bir vasıta olarak kullanmaktadırlar. Çeşitli
kiliselere ait belge ve dokümanlarda diyalogun temelde bir misyon vasıtası olarak algılandığı açıkça ifade edilmekte, diyalogun, Hıristiyanların kendi inanç ve öğretilerini diğer insanlara sunmaları açısından oldukça önemli ve etkili bir yöntem olduğu dile getirilmektedir. Ancak
kendi anlayışlarının dışındaki diyalog anlayış ve çabalarına olumlu bakılmamakta ve doğru diyalogun, yanlış yolda bulunan kişilerin, örneğin
Müslümanların, !sa Mesih’e imana çağrılması olduğuna inanılmaktadır.
Ayrıca arkadaşlık ilişkileri kurmak, çocuk kulüpleri oluşturmak, kreşler
ve anaokulları açmak gibi gençlere ve çocuklara yönelik aktivitelerle
düşkünler evlerine ziyaretler düzenlemek, önceden belirlenen yaşlıları
ziyaret etmek, onların sağlık sorunlarıyla ilgilenmek ve yalnızlık problemlerine çözüm getirmek gibi yaşlılara yönelik faaliyetler misyonerlerce önem verilen etkinlikler arasındadır.
Günümüz misyonerliğinde, misyon bölgelerinde kilisenin yerelleşmesine ve yerel kiliselerin oluşturulmasına özen gösterilmektedir. Kilisenin yerelleşmesinde Hıristiyanlaştırılan yerli halk arasında aktif misyonerlik ve liderlik vasfına sahip yerel önderlerin çıkarılması ayrı bir
önem taşımaktadır. Faaliyette bulunulan bölgelerde halkın yaşadığı sosyal-siyasal ve ekonomik problemlerin iyi etüt edilmesi ve bu problemlerin doğurduğu şartları kullanarak misyonerliğe uygun ortamların oluşturulması da oldukça önemli görülmektedir.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı