DHBT Dersleri-116″Ortodoksluk -Tarihsel Gelişimi”

Sınav Defteri
Haziran 6, 2020

Grekçe ‘orthos’ ile ‘doxa’ kelimelerinden gelen ve ‘doğru inancı’ ifade eden ortodoks terimi, genel kullanımda bir dinin öğretisine, ilkelerine, doktrin ve dogmasına, geleneksel olarak doğru kabul edilen düşüncelerine uygun, düşünce ve inanç tarzını ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu genel anlamıyla her inanç ve düşünce topluluğu kendisini doğru inanç ve düşüncenin sahibi, ‘ortodoks’ olarak görmektedir. Özel
anlamda ise bu terim, Hıristiyan toplumunun 11. yüzyılda Doğu ve Batı şeklinde ayrılmasından sonra ortaya çıkan Grek ve Slav ağırlıklı Doğu
Hıristiyanlığını ifade etmede kullanılmaktadır. Ortodoks terimi DoğuBatı ayrışmasından önce, Hıristiyanlığın ilk beş yüzyılında ana kitleden
ayrılmış olan Ermeni ve Süryani gibi diğer doğulu Kiliseler tarafından da kullanılmakla birlikte bu terim, genellikle 1stanbul’daki Fener patriğinin
unvan üstünlüğünü tanıyan ve onunla birlikte hareket eden özerk veya bağımsız yerel kiliselerin oluşturduğu Hıristiyan grubunu tanımlamak
için kullanmıştır. Bu mezhebe bağlı Kiliseler, inanç ve öğretilerini, ökümenik (evrensel) kabul ettikleri ilk yedi konsilin almış olduğu kararlara
dayandırmaktadır. Katolik ve Protestanlarla birlikte üç ana Hıristiyan grubundan birini oluşturan Ortodoks Hıristiyanlık bağlıları ağırlıklı olarak Balkanlarda, Slav ülkelerinde ve Ortadoğu’da toplanmıştır.
Ortodoks Kilisesi de Katolik Kilisesi gibi kurumsal olarak ilk Hıristiyan Kilisesiyle kesintisiz bir süreklilik içerisinde bulunmakta ve bazı
küçük uygulama farklılıkları bulunmakla birlikte, genellikle Katoliklerle
aynı ayinleri benimsemektedir. Bu nedenle bu iki Kilisenin birbirindenayrılması, ilahiyat alanındaki bazı anlaşmazlıklar kadar kültürel farklılıklara ve siyasi nedenlere de dayanmaktadır. Bu bağlamda Hıristiyanlığın
temelde Grek dil, kültür ve medeniyetinin egemen olduğu Doğu Akdeniz bölgesi ile Latin kültür ve medeniyetinin etkin olduğu Batı Akdeniz
bölgesinde yayılması ve bu bölgelerdeki geleneksel kültürlerden etkilenmesi sonucunda kısmen de olsa, farklı perspektiflerin egemen olduğu Grek ve Latin Hıristiyanlıkları ortaya çıkmıştır. Birbirinden farklı kültürel zeminlerde gelişen bu Hıristiyanlık anlayışlarından kaynaklanan
bazı anlayış ve uygulama farklılıklarına, 330 yılında eski başkent Roma
yerine İstanbul’un “Yeni Roma” olarak Roma lmparatorluğu’nun başkenti yapılmasından sonra ortaya çıkan siyasi rekabet ve etkinlik mücadelesi de eklenmiştir. Roma lmparatorluğu’nun bu eski ve yeni iki başkentindeki kilise teşkilatının, Hıristiyan dünyasında dini liderliği elde etme konusundaki yoğun rekabeti ve arkasından ortaya çıkan bazı dini inanç ve uygulama farklılıkları, zamanla Doğu ile Batı Hıristiyanlığının .
birbirinden uzaklaşarak ayrı birer mezhep halini almasına neden olmuştur. Aslında başlangıçtan itibaren Grek ve Latinlerin kendilerine
mahsus bir dini yaklaşım tarzları bulunmaktaydı. Bu bağlamda Latin düşüncesi, Roma hukukunun tasavvurlarından etkilenmiş, Grekler ise teolojiyi, ibadet bağlamında ve özellikle de liturji olarak adlandırdıkları evharistiya ışığında anlamıştır. Teslis hakkında düşünürken Latinler işe
Tanrı’nın birliği, Grekler şahısların üçlüğüyle başlamış, İsa’nın çarmıha
gerilmesi üzerinde düşünmeye başladıklarında da Latinler esas itibarıyla Mesihin kurban olduğu vurgusu üzerinde, Grekler ise Mesihin muzaffer olduğu üzerinde odaklanmıştır.
a. Tarihsel Gelişimi
Hz. İsa’dan sonra Yahudilikten koparak ilahi oğul İsa Mesih merkezli yeni bir din halini alan Hıristiyanlık, ortaya çıkışından kısa süre
sonra, Akdeniz havzasının önemli yerleşim merkezlerinde hızla yayılmış ve Roma İmparatorluğu’nun başkenti Roma ile İskenderiye ve Antakya gibi önemli kentlerde büyük taraftar kitleleri edinmiştir. Aynı zamanda havarilerin kurduğu Kiliseler olarak kabul edilen bu kentlefin
Kiliseleri kısa zamanda Hıristiyan dünyasındaki diğer yerel kiliselerden
daha önemli bir konuma yükselmiş ve büyük bir saygınlık kazanmıştır.
Hıristiyanlığın yeni taraftarlar kazanma yanında kurumsallaşma çabalarını da sürdürdüğü ilk yüzyıllarda, bu üç merkezin, Hıristiyan ayin, ibadet ve kurumlarının oluşturulmasında önemli bir rolü olmuştur. Bu dönemde Roma İmparatoru 1. Konstantin, Hıristiyanlığa özgürlük tanımış
ve onu kendi himayesine alarak kurumsallaşma sürecini de hızlandırmıştır. Böylece Hıristiyanlık tarihinde önemli bir değişim süreci ortaya
çıkmış ve adeta tarihin akışı değişmiştir.
1. Konstantin döneminde yaşanan değişim, sadece din alanında
Hıristiyanlığa özgürlük tanınması ve bu dinin himaye edilmesiyle sınırlı
kalmamış, siyasi alanda da çok büyük bir değişim kararı alınarak Roma
devletinin başkenti, Roma’dan istanbul’a taşınmıştır. Bu bağlamda önceleri küçük bir yerleşim birimi olan İstanbul, MS 330 yılında “Yeni Roma” unvanı ve ‘Konstantinopolis’ adıyla Roma devletinin yeni başkenti
olmuştur. İstanbul, devletin yeni başkenti olduktan sonra hızla gelişmiş
ve burada bulunan kilise, kısa sürede önemli Hıristiyan merkezleri arasına girmiştir. Bu bağlamda önceleri Heraclea (Marmara Ereğlisi) metropolitliğine bağlı bir piskoposluk olan İstanbul Kilisesi, 381 İstanbul
Konsilinde başpiskoposluk konumuna yükseltilmiş ve saygınlıkları daha önce, 325 İznik Konsilinde onanmış olan Roma, iskenderiye ve Antakya Kiliselerinin arasına alınarak Roma’dan sonra ikinci sıraya yerleştirilmiştir. İstanbul Kilisesinin ikincilik statüsünü elde etmesi hem ikincilik sırasını ona kaptıran iskenderiye Kilisesini hem de İstanbul’un ileride kendisine rakip olacağı endişesini taşıyan Roma Kilisesini rahatsız
etmiştir. Hatta kaynaklarda İskenderiye Kilisesinin, İstanbul’un ikincilik
sırasını almasına duyduğu tepkinin, daha sonra özellikle 431 Efes Konsili’nde gündeme gelen teolojik tartışmalara kısmen yansıdığı ve İskenderiyeli teologların İstanbul Kilisesi ileri gelenlerinin teolojik fikirlerine
biraz da bu sebeple şiddetle karşı çıktıkları iddia edilmektedir.
İstanbul Kilisesi, yaşanan tartışmalarda, bazen istediğini tam olarak
gerçekleştiremese de devletin desteğiyle bu ikincilik statüsünü bırakmamış ve zaman içerisinde Anadolu ve Balkanlardaki etkinliğini arttırmıştır.
Bu süreçte doğudaki diğer önemli merkezler olan iskenderiye ve Antakya’nın, önce 451 Kadıköy Konsili’nde, monofızit görüşleri nedeniyle dışlanmaları ve yine aynı Konsilde İstanbul’un ikincilik statüsünün yeniden
onaylanması İstanbul’un konumunu pekiştirmiştir. Ayrıca bu konsilde Hıristiyan inancına göre İsa’nın ıstırap çektiği ve dirildiği yer olan Kudüs Kilisesi de patriklik makamına yükseltilerek Hıristiyan dünyasında pentarkhy (beş başlı) sistemi oluşturulmuş ve bu kiliselerin başındaki piskoposlara ‘patrik’ unvanı verilmiştir. Bu beş patriklik, Efes Konsili’nde kendisine bağımsızlık verilen ve kendi idari yetkisi bulunan Kıbrıs hariç, Hıristiyan dünyasının tümünün idaresini kendi aralarında paylaşmıştır.
Roma Kilisesi, İstanbul’un statüsünün bu şekilde yükseltilmesine,
Hıristiyan dünyasında iki başlılığa sebep olacağı ve Roma’nın diğer kiliseler üstündeki liderlik iddiasını zedeleyeceği endişesiyle karşı çıkmış
ve İstanbul Kilisesinin apostolik (havarilere dayanan) bir kilise olmadığı
bahanesini ileri sürerek bu düzenlemeyi kabul etmemiştir. İstanbul Kilisesi ise kendisinin de apostolik olduğunu ve Aziz Andreas tarafından
kurulduğunu ileri sürerek Roma’nın itirazını temelsiz bırakmaya çalışmış ve bu hususta belli bir başarı da göstermiştir. Bu çerçevede İstanbul,
imparatorluğun yeni başkentinde bulunmanın ve imparatorun siyasi
desteğini elde etmenin verdiği avantajla statüsünü pekiştirmiş ve kendisine ait yönetsel haklarla Hıristiyan dünyasının en etkili iki merkezinden biri haline gelmiştir. Bu süreçte İstanbul, bir yandan Roma ile olan
ilişkilerini sürdürmeye devam etmiş, diğer yandan da Roma’ dan bağımsız bir biçimde kendi idari yapısını ve kurumsallaşmasını sürdürmüştür.
Bu bağlamda, özellikle Anadolu ve Balkanlardaki Hıristiyan topluluklarına dini önderlik etme ve sonraki yüzyıllarda Slav topluluklarının Hıristiyanlaştırılmasında etkin bir rol oynamıştır. Zaman içerisinde meydana
gelen birtakım siyasi ve sosyal olaylar da İstanbul ile Roma arasındaki
ilişkilerin gittikçe zayıflamasına ve bu iki kilisenin birbirinden bağımsız
bir biçimde gelişmesine neden olmuştur. Bu çerçevede önce Roma İmparatorluğu’nun, 395 yılında Grek ağırlıklı Doğu ve Latin ağırlıklı Batı
Roma İmparatorlukları şeklinde ikiye bölünmesiyle Hıristiyan dünyasındaki siyasi birlik sona ermiş ve zaten var olan dil ve kültür farklılıkları zamanla daha belirgin hale gelmiştir. Bu farklılıkların bir sonucu olarak da zamanla doğu ve batı arasında din adamlarının evlenip evlenmemesi, oruç kuralları ve ekmek şarap ayininde kullanılan ekmeğin mayalı olup olmaması gibi bazı uygulanma farklılıkları oluşmuştur. Ancak bu
farklılıklar, herhangi bir ayrılığa neden olmamış ve 9. yüzyılın ortalarına
kadar iki Kilise arasında çok ciddi bir sürtüşme yaşanmamıştır.
Doğu ile Batı arasındaki ihtilafların gün yüzüne çıktığı bu yüzyıla
kadar doğuda ve batıda pek çok siyasi ve sosyal hadise yaşanmıştır. Bu
bağlamda özellikle Roma Kilisesi, 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ortaya çıkan siyasi ve sosyal boşluğu çok
iyi bir şekilde değerlendirerek güçlü bir hiyerarşik yapılanma oluşturmuş ve bu yapısı sayesinde hem Hıristiyanlığın batıdaki tek önemli merkezi haline gelmiş hem de büyük bir siyasi nüfuz sahibi olmuştur.
Elde ettiği bu güçle de sadece Batı dünyasında değil, Doğu dünyasındaki kiliseler üzerinde de etkinliğini hakim kılmaya çalışmıştır. Roma’daki
papanın kendi etkinliğini ve otoritesini doğuda da uygulatmaya kalkması, İstanbul Kilisesinde tepkilere yol açmış ve bu husus, Doğu ile Batı Kiliselerinin birbirinden ayrılmalarının iki ana nedeninden birini oluşturmuştur. Ayrılığın ana nedeni olarak görülen diğer sebep ise Roma’nın kredoya (iman beyanına) eklediği ‘ve oğuldan’ anlamına gelen
‘filioque’ takısıydı. İznik-İstanbul Konsillerinde oluşturulan kredoda bulunmayan bu ifade, sonraki yüzyıllarda ortaya çıkmış ve özellikle 11.
yüzyılın başından itibaren Roma tarafından ısrarla savunulmuştur.
Doğu ile Batı Kiliseleri arasındaki bölünmenin temel nedeni olarak görülen her iki sorun da 9. yüzyılın ikinci yarısında ciddi bir biçimde
gündeme gelmiş ve sert tartışmalar yaşanmıştır. Bu bağlamda Roma’daki Papa Nicholas, papalık otoritesini egemen kılmak amacıyla İstanbul
Kilisesi içerisindeki patriklik mücadelesine müdahale etmeye kalkmış
ve bu durum İstanbul Patriği Photius’un sert tepkisine neden olmuştur.
Aynı süreçte Photius, Batı Kilisesine bağlı Alman misyonerlerin İstanbul’un arka bahçesi konumundaki Balkanlarda misyon faaliyetlerinde
bulunmaları ve kredoyu da İstanbul’un kabul etmediğifi/ioque takısıyla
birlikte okumaları nedeniyle filioque öğretisini reddeden bir genelge
yayımlamıştır. Photius bu genelgeyle yetinmemiş ve İstanbul’la birlikte
hareket eden diğer Doğu Kiliseleri’nden gelen delegelerin de katıldığı
bir konsil toplayarakfilioque takısını ret ve Papa Nicholas’ı sapkın ilan
ettirmiştir. Ancak aynı yıl Photius’un yerine getirilen Ignatius sayesinde
Roma’yla ilişkiler kopmamış ve sorunlu da olsa 11. yüzyıla kadar, çok
ciddi bir kavgaya neden olmaksızın devam etmiştir.
11. yüzyılın başında Roma Kilisesi kredoyu ‘filioque’ takısıyla birlikte okumaya başlamış ve İstanbul Patriği Sergius da, muhtemelen buna duyduğu tepkiyle o zamana kadar Kilise ileri gelenlerinin ve dolayısıyla Papanın da adının kaydedildiği listeye yeni papanın adını kaydetmemiştir. Aynı yüzyılın ortalarına doğru İtalya’da egemen olan ve Roma
Kilisesine bağlı olan Normanlar, bölgede bulunan Grekleri, kredonun
Latin kullanımını tasdik etmeye zorlamış, buna karşılık İstanbul Patriği
Michael Cerularius da istanbul’daki Latin kiliselerinin Grek pratiklerini
tatbik etmelerini dayatmıştır. Bunu kabul etmemeleri üzerine 1052’de
İstanbul’daki Latin kiliselerini kapattırmıştır. Bu dönemde İstanbul Kilisesini rahatsız eden konulardan birisi de Roma Kilisesine tabi olanların
evharist ayininde kullanılan ekmeğe maya katmamasıydı. Aradaki sorunları çözümlemek için karşılıklı yazışmalar gerçekleşmiş ve 1054’te
Papa IX. Leo, İstanbul’a Kardinal Humbert başkanlığında üç kişilik bir
heyet göndermiştir. Gelen elçiler İstanbul patriği Cerularius’a yeterli
saygıyı göstermemiş, patrik de bunları bir daha huzuruna kabul etmemiştir. Bu duruma öfkelenen Humbert; Ayasofya Kilisesinin sunağına,
Grekleri kredodaki filioque takısını kullanmamakla suçlayan ve Patrik
Cerularius’u aforoz eden bir aforoz belgesi bırakmış ve İstanbul’u terk
etmiştir. Buna karşılık Cerularius da Humbert’i lanetleyen bir belge yayımlamıştır. Böylece uzlaşma amacıyla başlatılan girişim, sorunları öncekinden daha beter bir hale getirmiştir. Fakat bu karşılıklı lanetlemelerden sonra bile Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler tamamen kopmamış
ve yaşanan ihtilaflar doğu ile batıdaki sıradan Hıristiyanların büyük
oranda haberdar olmadığı bir durum olarak kalmıştır. Ayrılığı kesin ve
dönülmez bir hale getiren ise Dördüncü Haçlı Seferi olmuştur.
1204’te gerçekleşen Dördüncü Haçlı Seferinde İslam topraklarına
yürüyen Haçlılar, tahttan uzaklaştırılmış olan sabık Bizans İmparatoru 1-
saac Angelus’un oğlu Alexius tarafından, tahtın kendi ailesine geri verilmesi için İstanbul’a müdahale etmeye ikna edilmiştir. Fakat işler hesaplandığı gibi gitmemiş ve Haçlılar şehri işgal ederek günlerce yağmalamışlar, burada 1261 yılına kadar devam edecek bir Latin Krallığı kurmuşlardır. Grekler bu zulüm ve yağma hadisesini hiçbir zaman unutmamış ve bundan dolayı Roma Latin Kilisesine bağlı Hıristiyanlara büyük
bir nefret duymuştur. Onları her şeyden daha çok öfkelendiren ise Haçlıların kutsal şeylere karşı saygısızlığı olmuştur. Haçlılar, Ayasofya Kilisesinin sunak ve ikona paravanını parçalamış, patriğin tahtına fahişeleri
oturtmuşlardır. Latin işgali sırasında yaşanan bu olaylar, Greklerin belleğinde derin izler bırakmış ve zaten aralarında bazı inanç ve uygulama
farklılıkları bulunan Latin Roma Kilisesi ile Grek İstanbul Kilisesi arasındaki ayrılığı mutlak hale getirmiştir. Bu olaylardan sonra Bizans İmparatorluğu, özellikle yaklaşan Türk tehlikesine karşı Batıdan askeri yardım
almak amacıyla Roma Kilisesiyle yeniden birleşmeye yönelik bazı girişimlerde bulunmuştur. Bu bağlamda 1274’te Lyon’da ve 1438-9’da Floransa’da birleşme konsilleri düzenlenmiş ve birleşme kararları alınmıştır. Ancak Ortodoks ülkelerdeki rahipler ve halkın büyük bir kısmı, imparatorlara rağmen her iki birleşme kararına da şiddetle karşı çıkmıştır.
Bizans’ın ileri gelenlerinden Grandük Lucas Notaras; “Şehrin ortasında Latin (kardinal) şapkasını görmektense Müslüman sarığını görmeyi tercih ederim.” şeklindeki sözleriyle Ortodoksların birleşme girişimlerine
ne derece olumsuz baktıklarını ortaya koymuştur.
Son Bizans imparatorlarının kiliseleri birleştirme ve bu suretle
Türklere karşı batıdan yardım alma çabalarına rağmen, Türkler 1453 yılında İstanbul’u fethetti. Böylece patrikhanenin tarihinde yeni bir dönem
başladı. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed, buradaki Hıristiyanlara tam bir din özgürlüğü tanımış ve onlara inanç, gelenek, görenek ve
hayat tarzlarını serbestçe sürdürme hakkı vermiştir. Aynı zamanda İstanbul’un fethi esnasında boş bulunan patriklik makamına Doğu ile Batı Kiliselerinin birleşmesine karşı olan il. Gennadious’u patrik olarak atamış
ve onu, Ortodoks cemaatinin sosyal ve dini meselelerinde yetkili kılmıştır. Aynı bağlamda o, patriğe bütün Ortodoks cemaatinin liderliği olan
‘Milletbaşı’ unvanını vermiş ve onu üç tuğlu Osmanlı paşası konumuna
yükseltmiştir. Bu çerçevede patriğe bir de yeniçerilerden oluşan bir muhafız birliği tahsis edilmiştir. Böylece Ortodoks Kilisesi, Osmanlı idaresinde varlığını sorunsuz bir biçimde devam ettirmiştir. 1600 yılında ise
patrikhanenin merkezi, şimdiki yeri olan Fener semtine taşınmış ve sonraki dönemlerde patrikhane bu semtin adıyla tanınmaya başlamıştır.
Ortodoks patrikhanesinin Osmanlı egemenliğine girmesinden
sonraki yüzyıllarda, önce kuzeyde güçlü bir devlet haline gelen Rusya,
1589’da Moskova Kilisesini patriklik düzeyine yükselterek İstanbul Kilisesinden ayrılmıştır. Bu milli kiliseyi daha sonra 19. yüzyılda, Osmanlı
Devleti’nin gerileme ve dağılma sürecinde bağımsızlıklarını elde eden
Balkanlardaki ulusal kiliseler takip etmiştir. Bu bağlamda 1833 yılında
Yunan Kilisesi, 1872’de Bulgar Kilisesi, 1879’da Sırp Kilisesi, 1885’te Rumen Kilisesi otosefalliklerini (bağımsızlıklarını) ilan etmiş, Fener Patrikhanesi ise bir müddet sonra bu kiliselerin yeni statülerini kabul etmiştir.
Böylece Ortodoks kiliselerin günümüzdeki yapılanması büyük oranda
ortaya çıkmıştır.
b. Temel Özellikleri
Ortodoks Kilisesi, Katolik Kilisesinden farklı olarak hiyerarşik bir
yapı yerine, eşitlik anlayışını esas alan kiliseler topluluğundan oluşmaktadır. Bu eşitler arasından İstanbul Kilisesi öncelik şerefine sahiptir; ancak bu ona diğer kiliselerin işine müdahale yetkisi vermez. Bu eşitlik anlayışı sebebiyle Ortodokslar, Katoliklerin iddia ettiği gibi papanın veya bir başka piskoposun yanılmazlığı iddiasını kabul etmez; yanılmazlığı ise sadece ökümenik (evrensel) konsillere atfederler.
Ortodokslar, Kutsal Ruh’un sadece Baba’dan çıktığını kabul eder
ve Katoliklerin sonradan kredoya Ciman beyanına) eklediği ‘filioque’
(ve Oğul’dan) takısını reddederler. Bu konu ayrışma döneminde Ortodokslarla Katolikler arasındaki en temel tartışma konularından birini
oluşturmuştur.
Ortodokslar, Katoliklerle ayrışma sorunlarının yaşanmadığı ilk
dokuz yüzyılda düzenlenen yedi konsili ökümenik kabul eder bundan
sonra düzenlenen konsillerin bütün Hıristiyanları temsil etmediğini, dolayısıyla da ökümenik olmadığını savunurlar.
Ortodoks Kilisesi en az Katolik Kilisesi kadar hatta ondan daha
fazla geleneğe önem verir. Onlara göre Kutsal Kitap bile otoritesini gelenekten alır; çünkü nihai anlamda hangi kitapların muteber sayılacağını bile gelenek ve Kilise belirlemiştir. Dolayısıyla kitapların nasıl yorumlanması gerektiğini de belirleyen kilisedir. Bu nedenle bu kilise de, Katolik Kilisesi gibi Kutsal Kitabın kilise eliyle yorumlanmasını savunur.
Kutsal Kitapta kişinin kendi başına anlamakta zorlanacağı ve anlamlandıramayacağı pek çok anlatım bulunmaktadır. Bu anlatımlar, gelenek
ışığında Kilise eliyle yorumlanmalıdır.
Cennet ve cehennemi kabul eder, ancak Katoliklerin 13. yüzyılda
ortaya attığı tarzda günahkarların arınma yeri olarak telakki edilen arafı
reddederler.
Sakramentlerden vaftiz ile konfirmasyonu bir arada yapar ve vaftiz töreninden hemen sonra konfirmasyon ayinini gerçekleştirirler. Ayrıca Katoliklerden farklı olarak evharist sakramenti için kullanılan ekmeğe maya katarlar.
Ortodoks Kiliselerinde ibadetin belli bir dille yapılması zorunluluğu yoktur; bu nedenle ibadette çoğunlukla yerel diller kullanılmaktadır. Ayrıca bu ibadetlerin özünü oluşturan evharist (ekmek-şarap) ayini
de Katoliklerden farklı olarak genellikle haftada bir defa pazar günleri
yapılmaktadır.
Ortodoks Kiliseleri lsa’nın doğumu ve dirilişi ile ilgili en önemli
iki Hıristiyan bayramı olan noel ve paskalyayı Katoliklerden farklı zamanlarda ve kısmen farklı vurguyla kutlar. Bu bağlamda Katolik Kilisesi
noele (İsa’nın doğumuna) önem verirken Ortodokslar noelden daha
çok, 6 Ocak’ta kutlanan epifani (lsa’nın vaftiz olarak ortaya çıkışı) hadisesine daha fazla önem verir, paskalyayı (İsa’nın diriliş kutlamaları) ise
Katoliklerden farklı tarihte kutlarlar.
Ortodoks Kiliselerinde alt kademelerdeki papaz vb. din adamları
evlenebilir; piskopos ve patrik gibi üst kademe din adamları ile keşişlerin evlenmesine ise müsaade edilmez.
c. Kilise Yapılanması
Ortodoks Kiliseler, inanç ve ibadette benzer şeyleri paylaşmakta,
fakat yönetim olarak bağımsız bir yapı sergilemektedir. Bu yapı içerisinde dördü tarihi patriklik merkezi olmak üzere on dört veya on beş otosefal (bağımsız) kilise ile çeşitli kaynaklarda sayıları iki ila beş arasında
gösterilen otonom (özerk) kilise bulunmaktadır. Otosefal kiliselerden tarihi patriklik konumunda bulunanlar; İstanbul, lskenderiye, Antakya ve
Kudüs Kiliseleridir. Diğer otosefal kiliseler ise Kıbrıs, Rusya, Bulgaristan,
Sırbistan, Yunanistan, Romanya, Polonya, Arnavutluk, Gürcistan, ÇekSlovakya Kiliseleri ile otosefal mi yoksa otonom mu olduğu tartışmalı
olan Sina Dağı Kilisesidir. Otonom Kiliseler ise Sina Dağı Kilisesinin otosefal listeye eklenmesi halinde Finlandiya, Estonya, Japonya ve Çin Kiliselerinden oluşmaktadır. Ancak bu konuda da bazı farklı görüşler bulunmakta ve bazı kaynaklarda Macar ve Makedon Kiliseleri de otonom kiliseler listesine eklenmektedir. Bu durum biraz da Ortodoks Kiliselerinin
genellikle ulusal karakterli bir yapıya sahip olmalarından ve bağımsızlığını kazanan bir ülkenin kısa bir süre sonra kendi otosefal kilisesini kurmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun en güzel örneğini ise günümüzde Batı Avrupa, Kuzey-Güney Amerika ve Avustralya’da bulunan
çeşitli patriklik ve otosefal kiliselere dayanan Ortodoks Kiliseler oluşturmaktadır. Ortodoks nüfusun buralara göçleriyle kurulmuş olan bu Ortodoks Kiliseler, zamanla önemli bir cemaat sayısına ulaşmış ve bağlı oldukları kiliselerden ayrılarak otosefalliklerini elde etmeye yönelik bir yapılanma içerisine girmiştir. Bunlardan özellikle Amerika’daki kilise otosefal bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır. Fakat onun bu konumu henüz
Ortodoks Kiliselerin çoğunluğu tarafından tanınmamıştır. Ortodoks Kiliselerinin çoğu, ulusal kiliselerdir; bu kiliselerin devlet ile sıkı bağlan bulunmaktadır. Etnik olarak genellikle Grek, Melkit ve
Slav Kiliseler olmak üzere üç ana grupta toplanmaktadır. Bunlardan birinci grupta yer alan Grek Kiliseler; İstanbul Patrikliği, Yunan Kilisesi ve
Kıbrıs Başpiskoposluğudur. İkinci grupta yer alan Melkit Kiliseler; İskenderiye, Antakya ve Kudüs Patriklikleri ile Sina Başpiskoposluğundan oluşmaktadır. Ancak bunlar arasında Grek kökenli rahipler de bulunmaktadır. Son grubu oluşturan Slav Kiliseleri ise Rus, Sırp, Bulgar,
Çek-Slovak, Polonya Kiliseleridir. Bu gruba Rumen, Gürcü ve Arnavut
Kiliseleri de ilave edilmektedir.
İstanbul, İskenderiye, Antakya, Kudüs, Rusya, Romanya, Sırbistan
ve Bulgaristan Kiliselerinin başındakilere Patrik; Yunanistan, Kıbrıs, Arnavutluk ve Finlandiya Kiliselerinin başındakilere Başpiskopos; ÇekSlovakya ve Amerika Kiliselerinin başındakilere Metropolit; Gürcü Kilisesinin liderine ise Katolikos ve Patrik denilmektedir.
Ortodoks Kiliseler, yapılan itibarıyla kendi idarelerini yürüten bir
aile gibidir. Merkezi bir otoriteleri bulunmamaktadır. Bununla birlikte
her kilise iman ve sakramental komünyon bağlamında birbiriyle sıkı bir
bağ ve paralellik içindedir. Doğu-Batı ayrışması, İstanbul ile Roma arasında olduğu ve bu kilisenin, eski imparatorluk merkezinde bulunduğu
için farklı bir konumu, eşitler arasında önceliği bulunmaktadır. Fakat bu
şeref payesi ona, diğer kiliselerin iç işlerine müdahale etme hakkı vermemektedir. Bu patrikliğin merkezi 1600 yılında taşınmış olduğu Fener
semtinde bulunmaktadır. Fener Ortodoks Patrikhanesine Türkiye, on
iki adalar, Yunanistan’ın Girit ve Aynaroz bölgesi manastırları ile Avrupa, Amerika ve Avustralya’daki çeşitli metropolitlik ve piskoposluklar
bağlı bulunmaktadır. Türkiye’ de dört metropolitlik bölgesi bulunmaktadır. Bunlar Kadıköy Metropolitliği, Gökçeada ve Bozcaada Metropolitliği, Adalar Metropolitliği ve Terkos (Tarabya) Metropolitliğidir.
Fener Kilisesine bağlı olan yurt dışındaki kiliseler ve kurumlar ise
yedi metropolitliğin tabi olduğu Girit Başpiskoposluğu, on iki adalardaki dört metropolitlik, dokuz piskoposluk merkezinin bağlı olduğu Amerika Başpiskoposluğu, Avustralya Başpiskoposluğu, Yeni Zelanda, İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, Belçika, İsveç, İsviçre ve İtalya
Metropolitlikleri ile başta Yunanistan’daki Aynaroz ve Patmos olmak
üzere dünyanın değişik yerlerindeki manastır ve eğitim merkezleridir.Patrikhanenin başında patrik, onun altında ise patriğin seçiminde
oy hakkı bulunan sen sinod (kutsal meclis) yer almaktadır. Patrikhanenin işleri ise başında bir metropolitin bulunduğu komisyonlarca yürütülmektedir. Patrik seçimi, temeli Islahat Fermanı’ndan sonra, 1862’de
hazırlanan Rum Patriklik Nizamatı ve 6 Aralık 1923 tarihli valilik tezkeresine dayanan bir prosedürle sen sinod (kutsal meclis) tarafından yapılmaktadır. Halen faal olan dört metropolitlik bölgesi metropolitlerinin
de arasında yer aldığı on iki kişiden oluşan bu meclis, valiliğin onayladığı liste içerisine yer alan isimlerden birini patrik olarak seçer.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı