DHBT Dersleri-115 “Katolik Kilisesi”

Sınav Defteri
Haziran 5, 2020

A. Katolik Kilisesi
“Katolik” ifadesi, ilk defa Antakyalı Aziz Ignatius (Mö 107) tarafından kullanılmış ve bu ifade, tarihin çeşitli dönemlerinde belli noktaları
ön plana çıkarılarak değişik anlamlar ifade etmiştir. Tarihi süreç içerisinde yapılan bu tanımlarda Katolik kelimesi genellikle; yerel cemaatlere
karşın Hıristiyan kilisesinin evrenselliğini, aykırı ve ayrılıkçı inançlar
karşısında doğru inancı ve bu inanç ile uygulamaların tarihsel devamlılığını ifade etmiştir.
Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında da Katolik terimi yukarıda belirtilen şekliyle, yerel Hıristiyan cemaatlerin ötesinde, Hıristiyan Kilisesinin evrenselliğini ve her koşulda bütün Hıristiyanlar tarafından kabul edilen
ortak inanışı ifade etmek amacıyla kullanılmıştır. Ortaçağda, özellikle
sapkın kabul edilen çeşitli Hıristiyan topluluklarının ortaya çıkmasıyla
birlikte bu terim; sapkınlığın karşıtı olarak, gerçek ve doğru Hıristiyanlığı
ifade etmek için kullanılmıştır. Doğu (İstanbul) ile Batı (Roma) Kiliselerinin birbirinden ayrılmasından sonra, merkezi İstanbul olan Doğu Kilisesi; doğru inanış anlamına gelen ‘Ortodoks’ adını, Roma merkezli Batı Kilisesi ise doğru inancın ve gerçek Hıristiyanlığın evrensel temsilcisi olduğunu ifade etmek amacıyla ‘Katolik’ adını kullanmaya başlamıştır. Bu nedenle Doğu ile Batı Kiliseleri arasındaki ayrışmadan sonra Katolik kelimesi, geleneksel anlamı yanında iki büyük Hıristiyan mezhebinden birinin adı haline gelmiş ve bu durum 16. yüzyıla kadar devam etmiştir. 16.
yüzyıldan itibaren Katolik dünyasında yeni bir bölünme süreci yaşanmış
ve Katolik Kilisesinin geleneksel Hıristiyanlık anlayışını reddeden Protestan mezhepleri doğmuştur. Bu mezheplerin ortaya çıkmasından sonraki süreçte ise Batı dünyasında ‘Katolik’ terimi, genellikle ‘Protestan’ teriminin karşıtı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda, Reform
sürecinde Protestan akımlara kapılmayarak Roma’daki Papa’ya bağlılığını sürdüren Hıristiyanlar, Katolik olarak adlandırılmıştır. Bu şekilde Roma’daki Papaya bağlı kalan Kiliseler, gerçek ve evrensel Kiliseye mensubiyet için Roma’ya bağlılığın şart olduğunu, sadece bu birliğe bağlı olanların Katolik olarak adlandırılabileceğini savunmuştur. Roma Kilisesi gerçek ve evrensel Hıristiyan Kilisesinin yegane temsilcisi olduğu iddiasını
sürdürmüştür. Ancak Roma Kilisesinin, Hıristiyanlığın ilk on bir yüzyılında doğudaki Hıristiyan gruplar üzerinde denetimi kaybetmesinden sonra zaten oldukça tartışmalı hale gelen evrensellik iddiası, 16. yüzyılda batıda ortaya çıkan Protestan ayrışmasıyla önemli bir yara almıştır.
Katolik Kilisesi, kendisinin everensel Hıristiyanlığı temsil ettiği iddiasının, tarihsel gerçeklere dayandığını savunmakta ve buna İncil’den
de deliller getirmeye çalışmaktadır. Buna göre Roma Kilisesi, lsa’nın baş
havarisi ve halefi olan Petrus tarafından kurulmuştur. İncil’de İsa, “Ben
kilisemi bu kayanın (Petrus’un) üzerine kuracağım … Göklerin melekCıtunun anahtarlarını sana vereceğim.”2 diyerek Petrus’a, havariler ve ilk Hıristiyan cemaatinin diğer üyeleri arasında birinci sırayı vermiştir. Ayrıca
“koyunlarımı güt”3 ifadesiyle onu Hıristiyan cemaatine önderlik etmekle görevlendirmiştir. Bu konumuyla Petrus, İsa’nın halefi ve Hıristiyan toplumunun lideri kabul edilmiştir. tık Hıristiyan toplumunun lideri olarak
Petrus, cemaat üyelerine önderlik etmiş ve İsa’nın öğretisini yaymaya çalışmıştır. Bu faaliyetleri çerçevesinde o, tahmini olarak MS 42 yılının sonlarında Roma İmparatorluğu’nun başkenti olan Roma’ya gelmiş ve burada bir cemaat oluşturmuştur. Petrus’tan bir süre sonra, MS 59-60 yıllarında, Hıristiyan toplumunun en aktif üyesi olan ve bugünkü Hıristiyanlığın
asıl mimarı olarak kabul edilen Pavlus da Roma’ya gelmiş ve burada faaliyetlerini sürdürmüştür. İmparator Neron’un, MS 64 yılında yaşanan büyük Roma yangınından, bu yeni dinin mensuplarını sorumlu tutması
üzerine de birçok Hıristiyan ile birlikte Pavlus ve Petrus Roma’da öldürülmüştür. Bu konumuyla Roma Kilisesi, sadece Petrus’un kurduğu değil, aynı zamanda Petrus ve Pavlus’un, Hıristiyan inancına göre şehit
edildiği yerde kurulmuş olan bir Kilisedir. Dolayısıyla Roma Kilisesi, hem İsa’nın baş havarisi Petrus tarafından oluşturulan hem de Hıristiyan Kilisesinin en önemli iki şahsiyeti, Petrus ve Pavlus’un şehit edildiği yerde bulunan bir kilise olarak kendisinin diğer bölge kiliselerinden daha ayrıcalıklı bir konumda olduğunu iddia etmektedir. Bu iddiaya göre
İsa’nın baş havarisi ve yeryüzündeki halefi olan Petrus; diğer havarilerin ve tüm Hıristiyanların önderi statüsünde olduğu gibi Petrus’un kurduğu
kilise de diğer havarilerin kurduğu kiliselerin önderi konumunda olmalıdır. Petrus’un kurduğu Roma Kilisesinde Petrus’un yerine geçen ve ona
halef olan piskoposlar (papalar) da, İsa’nın halefi Petrus’un ve dolayısıyla da İsa’nın yeryüzündeki temsilcisi konumundadır. Roma Kilisesinin
bu temsilciliğinin ve diğer kiliseler karşısındaki üstünlüğünün bütün Hıristiyanlar tarafından kabul edilmesi gerektiği savunulmaktadır.
a. Tarihsel Gelişimi
Roma Kilisesinin, havari Petrus’a dayandırdığı bu üstünlük iddiası,
onun savunduğu şekilde olmasa da, Hıristiyanlığın diğer önemli merkezleri olan iskenderiye, Antakya ve Kudüs gibi kiliseler tarafından genel olarak kabul görmüştür. Ancak bu üstünlük iddiası ve tartışmaları daha çok,
Hıristiyanlığın Roma devletinin baskı ve zulmünden kurtularak devletin
himayesini kazandıktan ve arkasından da devletin resmi dini haline geldikten sonraki süreçte yoğunlaşmıştır. Bu süreçte Roma imparatoru 1.
Konstantin, Milan fermanıyla (Ms 313) Hıristiyanlığa özgürlük tanımış, 330
yılında ise İmparatorluk merkezini doğuya, İstanbul’a aldırarak bu kenti Yeni Roma ilan etmiştir. Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti olmasından sonra İstanbul’daki kilisenin de Hıristiyan dünyasındaki önemi artmış
ve kısa süre sonra bu kilise, -daha önce 325’te İznik konsili kararıyla Apostolik (Havariler tarafından kurulduğu) kabul edilen- Roma, İskenderiye ve Antakya gibi önemli merkezlerin arasına dahil edilmiştir. Bu bağlamda 381 ‘de düzenlenen İstanbul konsilinde, siyasi otoritenin de himayesiyle
İstanbul Kilisesi, statü olarak Roma’dan sonra ikinci sıraya yükseltilmiştir.
Roma Kilisesi, siyasi otoritenin dini otoriteye dayanak yapılmasına karşı çıkarak konsilin bu kararını reddetmiş, ancak fazla etkili olamamıştır.
Hıristiyanlığın 380 yılında devletin resmi dini haline gelmesinden
sonra o döneme kadar devletin baskısından dolayı yeterince kurumsallaşamamış Hıristiyan Kilisesi, bu kez devletin himayesinde örgütlenme
ve kurumsallaşma sürecini tamamlamaya başlamıştır. Bu süreçte kilise,
çoğu zaman Roma toplumunun eski inanç ve uygulamalarını da özümseyerek Hıristiyanlaştırmış ve kendi geleneği içerisinde bunları yaşatmıştır. Kilise, bu karşılıklı etkileşim sürecinde, örgütlenme modeli olarak, Roma İmparatorluğu’nun siyasi ve idari yapısını kendisine örnek
almış ve yönetim birimleriyle bu birimlerin başına getirilen kimselere de
Roma İmparatorluğu’nun siyasi literatüründe kullanılan unvanları vermiştir. Bu bağlamda putperest Roma başrahibinin Pontifex Maximus
şeklindeki unvanı da daha sonraki dönemlerde Roma piskoposu (Papa)
için kullanılmaya başlanmıştır.
395 yılında Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı Roma adıyla
ikiye bölünmesinden sonra başta İstanbul olmak üzere doğudaki Kiliseler ile Roma Kilisesi arasındaki ilişki yeni bir sürece girmiştir. Bu süreçte
Roma Kilisesi büyük oranda Latin kültürüne bağlı kalarak Avrupa’nın
kuzeyine doğru yayılmaya devam etmiş, doğudaki Hıristiyanlar ise önce
Nesturi, sonra da Monofizit mezheplerinin ortaya çıkmasıyla ana topluluktan kopmuştur. Özellikle Monofizit ayrışmasıyla doğudaki üç önemli
kiliseden İskenderiye ve Antakya eski gücünü ve ana Hıristiyan kitlesi
içindeki ağırlığını büyük oranda yitirmiş ve böylece, aynı zamanda Bizans devletinin desteğini de arkasına almış olan İstanbul Kilisesi, doğu
Hıristiyanlığındaki liderlik konumunu pekiştirmiştir. Sonraki dönemde
ana gövde Hıristiyanlığın iki büyük merkezinden biri olan İstanbul Kilisesi, büyük oranda Grek kültürüne bağlı ve devlet denetiminde bir gelişim seyri gösterirken, imparatorluğun batı bölgesinde 476 yılında Batı
Roma Devletinin yıkılmasıyla ciddi bir otorite boşluğu meydana gelmiştir. Bu durumu kendi lehine değerlendiren Roma Kilisesi doğudaki İstanbul Kilisesinden farklı olarak hızla dünyevi siyasal bir güç haline gelmiştir. Bu süreçte Roma kilisesi Batı Hıristiyan dünyasında en büyük otorite
merkezi ve yerel güç odakları arasındaki iktidar kavgalarında sonucu belirleyen önemli bir güç odağı haline gelmiştir. Bu durum Batı’da, Roma
Kilisesinin devlet ve siyasi irade üzerinde büyük bir güç elde etmesine
ve siyasi irade odaklarının kendilerini büyük oranda Kilise liderliğinin
denetiminde hissetmelerine neden olmuştur. Roma Kilisesinin yüzyıllar
boyu devam eden bu siyasi etkinlik sürecinde, artık ortada kiliseyi denetim altında tutacak güçlü bir imparator da bulunmadığı için Papa, kendisini en büyük güç sahibi olarak görmeye başlamıştır. Bu bağlamda bir
süre sonra papalık, imparatorlar için kullanılan bazı unvanları da papalar
için kullanmaya başlamış ve papalığı, hem dini hem de siyasi alanda bütün Hıristiyanların en üstün liderlik kurumu kabul etmiştir.
Avrupa’nın birbiriyle mücadele eden küçük yerel krallıkları üzerinde Roma Kilisesinin bu etkin siyasal gücü uzun süre devam ettikten
sonra, 800 yılında Papa III. Leon’un Frank kralı Charlmagne’ı imparator
olarak kabul edip taç giydirmesiyle kilise-devlet ilişkilerinde yeni bir sürece girilmiş ve devletle kilisenin iç içe olduğu bir dönem başlamıştır.
Ancak bu süreç uzun sürmemiş ve birkaç yüzyıl sonra kilise kendisini yine en önemli ve tartışılmaz güç odağı olarak görmeye başlamıştır. Özellikle devletin gücünün zayıfladığı ve iktidar kavgalarının yoğunlaştığı 11.
ve 13. yüzyıllar arasında papalar, kendilerini her türlü dünyevi otoritenin
üzerinde görmüş ve bunu açık bir biçimde ifade etmiştir. Bu bağlamda
1054’teki Ortodoks ve Katolik ayrışmasından hemen sonra Roma Katolik
Kilisesinde papalık görevini yürüten VII. Gregory (1073-1085) devletin
kutsal niteliğini, imparatorun Tanrı’nın vekili olduğu sıfatını ve yöneticilerin piskopos atama yetkisini kaldırmış ve papalığı en üstün otorite ilan
etmiştir. O, Tanrı tarafından verildiği için, ruhani iktidarın dünyevi iktidarın üstünde olduğunu ve ruhani iktidarın sahibi olan papanın, dünyevi
iktidarı elinde tutan imparatoru yargılayıp azledebileceğini savunmuş ve
dönemin kralı IV. Henry’i görevinden azletmiştir. Roma Kilisesinin ruhani ve dünyevi alanlarda en üstün otorite olduğu anlayışı sonraki papalar
tarafından da devam ettirilmiş ve bu durum sonraki yüzyıl boyunca papaların krallarla sürtüşmesine neden olmuştur.(1294-1303) arasında, Fransa’daki Kilise mülklerinin vergilendirilmesi
meselesinden dolayı bir kez daha tekrarlanmış ve bu defa kavga, kilisenin aleyhine sonuçlanmıştır. Fransa kralı, papanın, kiliseyi dünyevi
otoritenin de üstünde kabul eden kararını ciddiye almamış ve papalığı
ekonomik baskı altına alarak isteklerini kabul etmek zorunda bırakmıştır. Bu süreçte Fransa kralı, 1309 yılında, papalığı güney Fransa’daki
Avignon’a aldırarak yeni papaların seçiminde Fransız krallığının etkin
olmasını sağlamıştır. Roma Kilisesinin Avignon’daki bu zorunlu ikameti yetmiş yıl kadar sürmüş ve bu durum Yahudi tarihinde yetmiş yıl kadar süren Babil esaretine benzetilmiştir. 1378 yılında ise durum daha
da çetrefilli bir hal almış ve Kilisenin kendi iç çekişmelerinin etkisiyle
biri Avignon’da diğeri ise Roma’ da olmak üzere iki ayrı papanın olduğu bir döneme gelinmiştir. Bu papaların kilise içerisinde olduğu gibi
dışarıda da değişik devletler tarafından destekçileri bulunmaktaydı.
1409 yılında bir grup kardinalin, Pisa kentinde yeni bir papa seçmesiyle birlikte papaların sayısı daha da artarak üçe çıkmıştır. Batı Hıristiyan
dünyasındaki bu bölünmüşlük bir süre daha devam ettikten sonra dönemin etkin devletlerinin devreye girmesiyle Constance konsili (1414-
1418) düzenlenmiş ve uzun müzakereler sonucunda bu üç papanın
görevine son verilerek 1418 yılında yeni bir papa seçilmiştir. Böylece
Batı Kilisesinde tek papa dönemine yeniden dönülmüş, ancak yaşanan
bu uzun kargaşa dönemi, Roma Kilisesinin güç ve itibarını derinden
sarsmıştır. Aynı süreçte kilise, farklı dini öğretileri savunan bazı akımlarla yoğun bir mücadele içine girmiş ve bu baskıcı tavır, kilisenin farklı görüşlere yakın olan kesimler üzerindeki saygınlığını azaltmıştır. Nitekim 16. yüzyılda Martin Luther, Jean Calvin ve Ulrich Zwingli gibi reform önderlerinin öncülük ettiği Protestan Kiliselerin ortaya çıkmasıyla
Roma Katolik Kilisesi bir kez daha ciddi bir bölünme ile karşı karşıya
kalmıştır. Bu bölünme sürecinin sonunda ağırlıklı olarak kuzey ve batı
Avrupa’daki Hıristiyanların büyük bir çoğunluğu Katolik anlayışını reddederek Protestan inancını benimsemiştir.
Reform hareketi, Roma’nın Batı Hıristiyanlığı üzerindeki ruhani
hakimiyetini parçalamanın ve Protestanlığı kabul eden bölgelerde bu
hakimiyete son vermenin yanında Roma Katolik Kilisesinde de bir karşı
reform hareketinin başlatılmasına neden olmuştur. Bu amaçla özellikle
Protestan grupların gündeme getirdiği konular, 1 545-1563 yılları arasında düzenlenen Trent konsilinde ele alınmış, istismara açık olan bazı uygulamalar terkedilmiş ve aynı zamanda Katolik inancının doğruluğu
tekrar vurgulanmıştır. Katoliklerin Protestanlara yönelik bakış açısının
da belirlendiği bu konsil sonucunda Roma Katolik Kilisesi, merkeziyetçi-otoriter yapısını daha da pekiştirmiştir. 1869-1870 yılları arasında düzenlenen 1. Vatikan Konsilinde ise papanın yanılmazlığı, öğretisinin değiştirilemeyeceği ve dolayısıyla da herhangi bir kurulun onayına sunulamayacağı kararı alınarak bu gelenekçi yapının sürdürülmesi gerektiği
tekrar teyit edilmiştir. Bu kararlı tutumuna rağmen, aydınlanma ve sanayileşme süreci ile yaşanan siyasi devrimler, Roma Katolik Kilisesinin çeşitli sorunlarla yüz yüze geldiği ve modern hayata uyumda zorlandığı
bir dönemi beraberinde getirmiştir. Bu dönemde kilise aleyhtarı yönetimler, kilisenin siyasi ve sosyal alandaki gücünü büyük oranda kısıtlamayı başarmıştır. Katolik Kilisesi modern hayatın getirdiği bu zorlu süreç karşısında uzun süre ciddi bir inisiyatif geliştirememiş ve ancak 20.
yüzyılın ikinci yarısında kendi anlayış ve yapılanmasını çağın şartlarına
uydurmak için önemli bir girişimde bulunmuştur. Bu çerçevede 1962-
65 yılları arasında il. Vatikan konsili toplanmış ve özellikle halk kitlelerini ilgilendiren günümüz yaşam tarzını kolaylaştırıcı, Katolik karşıtlığını
azaltıcı bir dizi karar alınmıştır. Bu bağlamda bazı ibadet ve ayinlerin yerine getirilmesinde kolaylıklar sağlanmış, Hıristiyan halka Latince dışında kendi dillerinde ibadet etme hakkı tanınmış ve laiklerin dini’ işlere
katılabileceği bazı düzenlemeler yapılmıştır. Aynı konsilde farklı Hıristiyan gruplarının birliğini sağlamaya yönelik diyalog faaliyetlerinin önemine dikkat çekilmiş ve Hıristiyan birliğini yeniden oluşturmak için gerekli çabaların gösterilmesi kararı alınmıştır. Konsilde ayrıca diğer din
mensuplarına yönelik geleneksel bakış açısı da gözden geçirilmiş ve Hıristiyanlık dışındaki dinlerde de insanı kurtuluşa eriştirecek bazı hakikatlerin bulunabileceği kabul edilmiştir. Bu bağlamda diğer din mensuplarıyla iyi ilişkiler kurmak, çağın inançsızlık sorununa karşı dinlerin
dayanışmasını sağlamak ve diğer din mensuplarına Hıristiyanlığı daha
iyi tanıtabilmek amacıyla dinlerarası diyalog girişimlerinin başlatılması
kararı alınmış ve bu amaçla 1964 yılında “Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası” oluşturulmuştur. Günümüz dünyasında değişik din mensuplarıyla diyalog faaliyetlerini yürüten bu sekreteryada, İslam ile ilgili de bir
masa oluşturulmuştur. Ancak alınan bütün bu kararlar ve modernleşme
girişimleri Kilise içerisinde birtakım farklı yaklaşımlara, sorunlara ve uygulama zorluklarına neden olmuştur.

b. Temel Öğretileri ve Uygulamaları
Katolik Kilisesi hiyerarşik bir yapıya sahip bulunmaktadır. Hiyerarşinin tepesinde yer alan Roma piskoposu Papa, İsa’nın vekili olan
Petrus’un halefi, dolayısıyla İsa’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak görülür. Onun bulunduğu Roma Kilisesi diğer kiliselerin ruhani merkezidir
ve bunların hepsinden daha üstündür. Bu kilisenin başındaki papa da
evrensel bir üstünlüğe sahip bulunmaktadır ve I. Vatikan konsilinde alınan karara göre o, yanılmazdır. Kilise, Kutsal Ruh tarafından sevk ve
idare edilmektedir. Dolayısıyla papa ve piskoposların söylediklerine itaat etmek gerekir.
Tanrı anlayışında teslisin üç unsurundan birini oluşturan Kutsal
Ruh, Baba ve Oğul’dan çıkmaktadır. Bu anlayış, ayrılma sürecinde Katolikler ile Ortodokslar arasındaki en temel sorunlardan birini oluşturmuştur. Katolikler ‘ve oğuldan’ (jilioque) takısını sonradan kredoya
(iman beyanına) eklemiş, Ortodokslar ise bunu kabul etmemiştir.
Kutsal metinlerin vahiy geleneğinde özel bir yerinin olduğu kabul
edilmekle beraber geleneğin de aynı ölçüde bir vahiy kaynağı olduğu
benimsenir. Kutsal metinlerin Kilise eliyle yorumlanması esastır, bireysel yorumların yapılması uygun görülmez. Bu yorumun sonucunda Kilise, Hıristiyanlık’ta toplam yedi sakramentin (gizemin) olduğunu kabul
etmektedir.
Cennete, cehenneme ve ölülerin ruhlarının arındıkları yer olarak
Arafa inanılır. Azizlere büyük saygı gösterilir ve onlardan şefaat dilenir.
Bu nedenle de yılın değişik zamanlarında çeşitli azizlerle ilgili törenler
yapılır, ayrıca yılın bir günü de ‘Tüm Azizler Günü’ olarak kutlanır.
İsa gibi Meryem de günahsız doğmuş ve yine onun gibi göğe yükselmiştir. O ve diğer Hıristiyan azizleri Tanrı katında şefaatçi olabilirler.
İnsan doğuştan günahkardır ve Latran konsülü kararına göre her
insanın, en az yılda bir kez günah itirafında bulunması gerekir.
Vaftizle birlikte en önemli iki sakramentten biri olarak kabul edilen evharistiya (ekmek-şarap) ayininde, Ortodokslardan farklı olarak
ekmeğe maya katılmaz ve kutsama töreninden sonra bu ekmek ve şarabın İsa’nın eti ve kanına döndüğüne inanılır. Yine Ortodokslardan farklı
olarak Katolik Kilisesinde, bu ayin her gün icra edilir. Ruhban sınıfı evlenemez; sıradan halkın ise bir sakrament olarak
görülen evliliği kilisede gerçekleştirmesi gerekir. Boşanma uygun görülmez.
ibadet dili Latince’dir, ancak il. Vatikan konsilinden sonra yerel
dillerle de ibadet edilmesine de izin verilmiştir.
c. Kilise Yapılanması
Katolik Kilisesinin başı olan Papa İsa Mesih’in evrensel kilise üzerinde havari Petrus’a bıraktığı yetkiyi sürdürmektedir. Bu yetkiyle o,
İsa’nın diğer havarilerinin kurduğu kiliselerde havarilerin halefi sayılan
piskoposlardan daha yetkili ve üstün konumda bulunmaktadır. 1. Vatikan konsili kararına göre papa hem evrensel kilisede en yüksek yargı
yetkisini elinde tutmakta hem de inanç ve ahlaki konularda verdiği kararlarda yanılmazlık yetkisine sahip bulunmaktadır. Katolik Kilise hiyerarşisinde papadan sonra piskoposlar kurulu gelmektedir. Petrus ve diğer havariler gibi Pertus’un temsilcisi olan papa ile diğer havarilerin
temsilcileri olan piskoposlar da kendi aralarında bir birlik ve kurul oluştururlar. Bu piskoposlar kurulunun dışında dünyanın çeşitli bölgelerinden seçilen piskoposların belirli dönemlerde bir araya gelmeleriyle oluşan piskoposlar sinodu, papayı seçen kardinaller, papalığın merkez teşkilatı, dış temsilciler, çeşitli komisyon ve mahkemeler bulunmakta ve
Vatikan ruhani devletinin işlerini bu teşkilatlar yönetmektedir.
Katolik Kilisesi özellikle Roma lmparatorluğu’nun çöküşünden
sonra ortaya çıkan siyasi otorite boşluğundan istifade ederek çok sıkı işleyen bir hiyerarşik yapılanma oluşturmuştur. Bu bağlamda Batı Kilisesi, doğunun dört patrikliğinin hiçbirinde görülmeyen bir derecede merkezileşmiş ve kilisenin başı olan papa adeta bir kral statüsü elde etmiştir. Bu hiyerarşikyapı içerisinde dünyanın her tarafındaki Katolik cemaatleri en yüksek otorite olarak papayı kabul etmekte ve din adamları papalığın direktifleriyle hareket etmektedir.
Günümüz Hıristiyan dünyasının büyük çoğunluğu Katoliklerden
oluşmaktadır. Katolik nüfusun büyük bir kısmı Güney ve Orta Amerika
ülkeleriyle İtalya, Hırvatistan, İspanya, Portekiz ve Fransa gibi güney ve
güneybatı Avrupa ülkeleri ve Polonya Macaristan gibi merkezi Avrupa
ülkelerinde yaşamaktadır. Ayrıca Almanya ve Avusturya gibi ülkelerde
de Katolik nüfus bulunmaktadır. Katolikler, Protestan veya Ortodoks çoğunluğun bulunduğu ülkelerde de önemli bir oran oluşturmaktadırlar.
Bu bağlamda Protestan mezheplerin en etkin olduğu Amerika Birleşik
Devletleri’nde de nüfusun dörtte birine yakını Katoliklerden oluşmaktadır. Hıristiyan dünyasındaki bu durumlarına paralel bir biçimde Katolikler, çoğunluğu Müslüman olan Endonezya ve bazı Afrika ülkelerinde de
önemli bir azınlık oluşturmaktadır. Bu konumları nedeniyle dünyanın
hemen her bölgesinde Katoliklere rastlamak mümkün olmaktadır.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı