DHBT Dersleri-108″İslam’ın Temel İnanç Esasları”

Sınav Defteri
Mayıs 29, 2020

İslam inanç esasları, kaynağını temel olarak Kur’an’a dayandırır.
Genel anlamda iman konuları Kur’an’ın tamamından oluşur. Buna göre
Kur’an’ın bütün ayetlerinde belirtilen hususlara inanıp bağlanmak imanın kapsamına girer. Esasen Kur’an’ın bütün sure ve ayetlerinin, Allah tarafından Hz. Muhammed’e indirilmiş vahiyler olduğunu hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde benimsemek son peygamberi tasdik etmenin diğer bir ifadesidir. Bununla birlikte ilk dönemlerden itibaren İslam alimleri eğitim ve telif açısından kolaylık sağlanması amacıyla, muhtemelen Cibril hadisinden de esinlenerek (Buhar!, “Iman”, 37; Müslim,”Iman”, 1-7) iman esaslarını altı noktada toplamış (usı11-i sitte), genellikle Sünni alimler, eserlerinde bu esasları üç ana konuda (usı11-i selise) birleştirmiştir. Bunlar da uluhiyyet, nübüvvet ve sem’iyyat bölümleridir. Bu
alimler irade ve kader meselesini uluhiyyetin sıfatlar bahsi içinde, kitaplar ve melekler konusunu da nübüvvet bölümü içinde mütalaa etmiştir.Klasik kelam literatüründe imanın içeriği ve sınırı ele alınırken onun İslam’ dan farklı olup olmadığı meselesi tartışma konusu yapılmıştır. Bazıları iman ile İslamın sözlük anlamlarından hareketle bunların birbirinden farklı olduğunu ileri sürseler de genelde İslam alimleri, kelimelerin terim anlamlarını göz önünde bulundurarak bunların aynı şeyi ifade ettiğini belirtmiştir. Bu alimlerden bazıları iman ile İslam’ın bir şeyin içi ve dışı gibi olduğunu, yani bunların birbirlerini tamamlayan şeyler olduklarını ve birinin olmadığı yerde diğerinden de söz edilemeyeceğini vurgulamıştır.İman açısından İslam, insanları temelde inananlar ve inanmayanlar şeklinde iki kategoriye ayırmakta, ayrıca inanmayanları da kendi
aralarında kafirler, müşrikler ve münafıklar gibi gruplara ayırmaktadır.
Kafir terimi genel anlamda Allah’ın kudret, irade, hükümranlık ve benzeri güç ve sıfatlarını inkar eden anlamında kullanılmaktadır. Müşrik,
Allah’a ait olması gereken hak ve yetkileri ya da isim ve sıfatları başkalarında da görendir. Münafık ise dış görünüşü ile inanan gibi görünmekle
birlikte gerçekte inanmayan, ikiyüzlü bir kişiliğe sahip olan kişidir.
A. Tevhit İlkesi ve Allah’a İman
İslam’ da iman esaslarının başında Allah’a iman gelir. Tektanrıcılık ya
da monoteizm birçok dinsel gelenekte bulunmakla birlikte islam’ın tevhit
ilkesi çerçevesinde ifade ettiği Allah inancı bunlardan ayrılır. Zira İslam
yalnızca ontolojik ya da varlık açısından bir birlik veya tekliği değil, varlık
yanı sıra bütün isim ve sıfatlar açısından da bir birlik ve tekliği vurgular:
Allah, ondan başka ilah olmayan, kendisini uyuklama ve uyku
tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde
olan ve yerde olan ancak onundur. Onun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. Hükümranlığı gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetilmesi O’na ağır gelmez. O yücedir, büyüktür (2. Bakara, 255). Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilenden memnun olurlar. Karşı gruplar içinde ise onun bir kısmını inkar edenler vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve ona asla ortak koşmamakla emrolundum. Hepinizi ancak ona çağırıyorum ve dönüşüm onadır.” (13. Ra’d, 36).Gaybın anahtarları onun katındadır, onları ancak o bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu ki apaçık Kitap’tadır, ancak o bilir (6.En’am, 59).Geceleyin sizi ölü gibi uyutan, gündüzün yaptıklarınızı bilen,mukadder olan, hayat süreniz doluncaya kadar gündüzleri sizi tekrar kaldıran odur. Sonra dönüşünüz onadır, işlediklerinizi size bildirecektir (6. En’am, 60).Allah’ın gücü ve kudreti yalnızca metafizik alemle sınırlı değildir ya da Allah yalnızca evreni ve insanı yaratan ve düzenleyen ve sonra aşkınlığından dolayı kendi köşesine çekilen bir üstün varlık değildir. Aynı zamanda o her şeye hakim olan, koruyan, gözeten, doğru ve yanlış konusunda insanları uyaran ve herkesi yaptıklarından hesaba çekecek olandır.O, kulların üstünde yegane Hakim’dir, size koruyucular gönderir. Artık birinize ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar, sonra gerçek Mevlalarına döndürürler. Haberiniz olsun, hüküm O’nundur. O, hesap görenlerin
en süratlisidir (6. En’am, 61-62).Kullarım sana beni sorarlarsa bilsinler ki ben, şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar (2. Bakara, 186).Anlaşılacağı gibi lslam’ın tevhit akidesine göre Allah, mutlak aşkınlığı ve üstünlüğü ile birlikte varlık aleminden elini eteğini çekmiş bir
üstün varlık değildir. O, yarattığı şeye düzen veren ve koruyandır; gönderdiği elçiler, ilahi mesajlar ve sık sık insanlığa yönelik uyarılarıyla tarihe müdahale eden bir güçtür. Dolayısıyla o, deistlerin evreni yaratıp düzene soktuktan sonra köşesine çekilmiş olan tanrılarından farklıdır. Nitekim Kur’an Allah’ın, yarattığı ve aracılarla doğruyu öğrettiği insanı yapıp ettiklerinden hesaba çekecek olan olduğuna dikkat çeker. Dolayısıyla insan yeryüzünde bir başına, sorumsuz değildir. Allah, gnostiklerin yal-nızca gizemli/ne olduğu -adeta- belirsiz bir hikmet bilgisiyle bilebildikleri tanrısından, agnostiklerin bilinemeyen tanrılarından da farklıdır. Bütün bunlar bir tarafa o, kendisinden başka hiçbir üstün güç olmayan, eşsiz ve benzersiz ilahtır.Tevhit, insandan evrene, geçmişten geleceğe her şeyi ve her durumu Allah’ın tekliği ve birliği esasına göre değerlendirmek, hayatı bu
çerçevede bir bütün olarak algılamak, ilahi birliğe paralel olarak evrensel birlik ve uyumu da gözetmektir. Mesajın özü olarak alınan bu temel öğretisiyle İslam, etnik merkezli bakış açısını temel alan Yahudilikten ayrılır. Merkezde Araplar, Arap olmayanlar, Kureyşliler ya da bir başkası gibi etnik bir kimlik yoktur; Arabın Arap olmayana ya da bir etnik kimliğin bir diğerine üstünlüğü yoktur; üstünlüğün ölçüsü kişinin Allah’la olan olumlu ilişkisi ve irtibatıdır. Aynı şekilde İslam, tarihsel bir şahsiyet olan İsa’yı temel alan Hıristiyanlıktan da ayrılır. Öyle ki İslam’a göre dinin merkezinde Hz. Muhammed veya şu ya da bu tarihsel şahsiyet yoktur. Hiçbir tarihsel şahsiyete, insanüstü vasıf ve nitelikler de atfedilmez.
Bütün peygamberlere iman edilmesi ve aralarında ayrım yapılmaması
istenir. Dinin merkezine tarihsel şahsiyetler değil Allah ve Allah’ın birliğiyle tekliği öğretisi konulur. Böylelikle İslam tüm insanlığı, tarihi, geçmişi ve geleceği hatta metafizik ile fiziği, her şeyin yaratıcısı olan Allah
inancında buluşturur. İslam dininde her şeyin başında gelen bu tevhid
inancı genel anlamda hak dinin en belirgin karakteristiği olup bu ilke
ilahi dinin tarih içindeki bütün formlarında ısrarla vurgulanmıştır. Vahiy
geleneği içinde tevhit inancı, başlangıcından Kur’an’a kadar birbirine
benzeyen ifadelerle anlatılmaktadır. Öyle ki Hz. Muhammed de dahil
bütün peygamberlerce tebliğ edilen mesajda üç temel unsur her zaman
ön plana çıkmıştır. Bunlar; i) Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığı, ii)
Ona hiçbir şeyin ortak koşulmaması ya da denk tutulmaması ve iii) Yalnızca Allah’a ibadet edilmesidir.Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona, “Benden başka
ilah yoktur, sadece bana ibadet edin.” diye vahyetmiş olmayalım (21. Enbiya, 25; krş. 16. Nahl, 2).Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına iman, her konuda Allah’ın
üstün güç olduğuna inanılması ya da Esmai Hüsna diye de anılan Allah’ın
bütün isim ve sıfatları konusunda yalnızca Allah’ın “üstün güç” olarak kabul edilmesidir. Buna göre Allah yalnızca yaratma, öldürme, yargılama ve
bağışlama gibi konularda değil, rızk verme ve hükümran olma gibi konularda da mutlak üstün güçtür. Allah’ın tek ilah olarak kabul edilmesi, hemen her konuda Allah’ın kişinin yaşamına egemen olması ya da kişinin
yaşamını yönlendiren tek merkezin veya gücün Allah olmasıdır.
Nitekim bu bağlamda tevhid inancının ilahi ve beşeri olmak üzere
iki yönünün bulunduğunu söylemek mümkündür. llahi yönü yukarıda
da belirttiğimiz gibi isim ve sıfatları konusunda Allah’ın otoritesinin hiçbir şekilde paylaştırılmamasıdır. Beşeri yönü ise kulun en üst düzeyde
sevilmeye, sayılmaya ve itaat edilmeye layık tek varlık olarak Allah’ı kabul etmesi, başka hiçbir varlığa beşer üstü bir sevgi ve itaat hissi duymamasıdır. Bunun tersini İslam, şirk ya da Allah’a ortak koşma olarak niteler. Yani yalnızca Allah’a bağlanmak ve onun üstün güç olduğunu kabul
etmek varken başkasını/başkalarını da üstün güç olarak görüp onlara
da bağlanmak veya herhangi bir konuda herhangi bir varlığı ya da şeyi
Allah’a denk tutmak şirk olarak görülür. Şirk ise Allah’ın asla bağışlamayacağı büyük bir günah olarak tanımlanır:
Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan
başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur ( 4. Nisa, 48).
Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse
derin bir sapıklığa sapmış olur (4. Nisa, 116).
Allah’a ortak koşmaksızın ona yönelerek pis putlardan kaçının, yalan sözden çekinin. Allah’a ortak koşan kimse, gökten
düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer (22. Hac, 31).
Kur’an’ da şirk inancı ilah, şerik, şefi’, veli, nasir gibi kavramlarla da
ifade edilir. Bu kavramlarla müşriklerin Allah’tan başka ilahlar, ona ortaklar, ondan başka şefaatçiler, yardımcılar, dostlar ya da tasarruf sahipleri edinmekte olduklarına dikkat çekilir. Bu kavramları şekillendiren kelimelerin ekseriyetle çoğul olarak kullanılması, Allah’a ortak koşulan
şeylerin/varlıkların dünyada da ahirette de tapanlara bir fayda sağlamayacağının belirtilmesi (10. Yunus, 35-36; 28. Kasas, 62-64, 74-75; 34. Sebe, 31-33), ayrıca Kur’an’da, Allah elçilerine karşı mücadele edip, toplulukları saptıranların genellikle servet ve itibar sahibi kimseler olduğunun
bildirilmesi, şirkin ferdi olmaktan çok, belli menfaat ve amaçlar etrafında
şekillenen zümrelerin davranış biçimi olduğunu gösterir. Tevhid inancı doğrultusunda Kur’an, cahiliye dönemi Araplarının
Allah inancının yanlışlığını vurgular ve onu eleştirir. Onların Allah’ı gereği gibi takdir edemediklerine vurgu yapar (22. Hac, 74; 39. Zümer, 67;
6. En’am, 91). Benzer şekilde Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi grupları da
eleştirir ve tevhit inancına davet eder.
De ki: “Ey Kitab ehli, ancak Allah’
a kulluk etmek, ona bir şeyi
ortak koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin.” Eğer yüz çevirirlerse, “Bizim Müslüman olduğumuza şahit
olun.” deyin (3. Al-i İmran, 64).
And olsun ki, “Allah ancak Meryem oğlu Mesih’tir.” diyenler
kafir oldular. Oysa Mesih, “Ey İsrailoğulları, Rabbim ve Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin; kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” dedi (5. Maide, 72).
islam’da Esmai Hüsna (güzel isimler) olarak adlandırılan ilahi
isimler için daha çok sıfat terimi kullanılmıştır. Söz konusu kavramlar,
İslam’ın uluhiyyet anlayışını eğitim öğretime elverişli bir şekilde anlatmak amacıyla Allah’ın zatını tanıtan (zatı) ve kainatı yaratıp idare ettiğini ifade eden (fiili) sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır. Sıfatlarla, Allah, insanın tecrübe dünyasından terimlerle tanıtılmaya çalışılmıştır. Zira mutlak aşkın bir varlığın tanıtılması için tecrübe dünyasında kullanılan kelimelere başvurmaktan başka bir imkan bulunmamaktadır. Bu sebeple
sıfatlar tenzihi (selbi) ve sübuti olmak üzere iki grupta mütalaa edilmiştir. Tenzihi sıfatlar yaratılmışlara mahsus acz ve eksiklik ifade ettiklerinden zat-ı ilahiyeden nefyedilmesi gereken nitelikler olup Allah’ın varlığı
için başlangıç ve son belirlememek (kıdem, beka), yaratılmışlara benzememek (muhalefettin li’l-havadis), başkasına muhtaç olmamak (kıyam
bi nefsih) ve şeriki bulunmamak (vahdaniyyet) şeklinde özetlenir. Sübuti sıfatlar da Allah’ın ezeli-ebedi diri (hayat), bilen (ilim), işiten (sem’)
ve gören (basar) olması, irade ve kudrete sahip bulunması, peygamberleri vasıtasıyla kullarına mesaj (kelam) göndermesi diye sıralanır.
B. Ahirete İman
islam’ın inanç esasları arasında en önemlilerinden birisi de ahirete imandır. Bu önemi nedeniyle Kur’an’ da sıklıkla Allah’a imanla bir arada ondan hemen sonra vurgulanır. Ahiret genel anlamda dünyanın son
bulması (kıyamet), yeniden diriltilme (haşir), hesap, cennet ve cehennem yaşantılarını içerir. Bireyin yaşamı bağlamında ise ölüm ve kabir
hayatıyla başlar. Kur’an-ı Kerim’in yaklaşık kırk ayetinde dünyanın son
anından bahsedilirken onun ansızın vuku bulacağı, zamanının yakın olduğu, fakat kimse tarafından bilinemeyeceği vurgulanır. Bir ayette kıyamet alametlerinin belirdiği ifade edilir (47. Muhammed, 18). Kur’an’daki
ifadelerden başka kıyamet alametlerinin neler olabileceğine dair ipuçları veren birçok rivayet Hz. Peygamber’e nispet edilmiştir.
Kabir hayatı ahiretin ilk merhalesi olarak kabul edilir. Kur’an-ı Kerim, ölümle kıyamet hayatının başlangıcı sayılan slıra üfleniş arasında
‘berzah’ adını verdiği bir alemin bulunduğunu bildirmiştir (23. Mü’minun, 99-101). Kur’an’da, son anlarını yaşamakta olan iyi kullara meleklerin müstakbel hayatın müjdesini verdikleri ifade edilir ( 41. Fussılet,
30-32). Ayrıca kötülerin kabirde azaba uğrayacaklarına işaret eden ayetler vardır (40. Mümin, 46; 71. Nuh, 25).
Kur’an-ı Kerim’ de “her şeyi altüst eden sarsıcı olay, kulakları sağır
eden ses” (79. Naziat, 34; 80. Abese, 33) diye tasvir edilen ve özellikle
Amme, Tekvir, İnfitar, inşikak, Karia surelerinde meydana getireceği
kozmik değişikliklere temas edilen kıyametin kopması, yine bir kozmik
olay olduğu anlaşılan slıra üflenişle gerçekleşecek, sfüa ikinci üflenişle
de bütün insanlar yeniden hayata kavuşturulacaktır (39. Zümer, 68).
Hesap ya da ilahi yargılama ahiret inancında oldukça önemlidir.
Kur’an’ da ‘din günü’ olarak da adlandırılan bu günde insanlar dünya yaşamında yapıp ettiklerinden hesaba çekilecektir. Hesabın görülmesinden sonra ise nihai varış yeri olarak cennet ve cehennem zikredilir.
Kur’an’da cennet yaşamıyla ilgili olarak sıklıkla “orada ebediyen kalacaklardır” ifadesi geçer (18. Kehf, 3; 20. Taha, 76; 9. Tevbe, 21). Buna
karşılık Yüce Yaratıcı’ya karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen,
inanmayan veya şirk koşanların cehennem azabı ile cezalandırılacağı
belirtilmiştir (4. Nisa, 137-138, 168, 169).
C. Peygamberlere İman
İslam inanç esaslarından bir diğeri ise peygamberlere imandır.
Peygamber kavramı bağlamında Kur’an’da resul ve nebi terimleri kullanılır. Bunlardan ilahi elçi anlamında Resul, peygamberlerin Allah’tan aldıkları kitabı ya da ilah! mesajı insanlara iletmesini; Nebi ise iyilik ve kötülükten ve yaklaşan hesap gününden insanlara haber vermesini ifade
etmektedir. Bu durumda resul ve nebi, peygamberlerde bulunan ve birbirini tamamlayan sıfatlardır. Kur’an’da peygamberlerin görevleri ve konumları son nebinin şahsında şöyle belirtilmiştir: “Ey Peygamber, biz seni bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı, Allah’ın izniyle onun yoluna bir
davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (33. Ahzab, 45-46).
Kur’an peygamberlerin mücadelelerine geniş yer verir. Kur’an-ı
Kerim’de Resul-i Ekrem’in muhataplarının iman etmemesi sebebiyle
duyduğu derin üzüntüye temas edildikten sonra (26. Şuara, 3) Hz. Musa
ile Harun, İbrahim, Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb’ın ve Hz. Muhammed’in
mücadeleleri zikredilmiş, bu “güvenilir elçiler”in, kavimlerinden Allah’tan korkmalarını ve Allah’a itaat etmelerini istedikleri, ayrıca içinde
bulundukları içtimai ve ahlaki düşüklükler sıralanarak bunlardan kurtulmaları için kendilerine uymalarını telkin ettikleri bildirilmiştir. İslam
inancına göre peygamberler arasında bir bütünlük ve süreklilik söz konusudur; peygamberler kendilerinden önce gelenleri tasdik etmiş, sonra gelecek olanı da müjdelemiştir (2. Bakara, 41, 97; 3. Al-i İmran, 3, 39,
50, 81; 5. Maide, 46; 46. Ahkaf, 30; 61. Saf, 6). Aralarında peygamberlik
mertebesi bakımından bir fark gözetilmediği gibi ortaya koydukları ilkelerde de öze ilişkin herhangi bir farklılık söz konusu değildir. Onların
her biri Allah’ın birliğine, ahiret gününe ve peygamberlerin getirdikleri
ilah! mesajlara inanmayı öğütlemiştir. Farklılıklar, sadece zamanın gereklerine ve toplumun beklentilerine göre değişebilen ayrıntılarla ilgilidir. Bu da insanın sosyal ve psikolojik yapısına, hayatın gerçeklerine
uygun bir olgudur. Hz. İsa, Tevrat’ı tasdik etmekle birlikte İsrailoğullarına haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (3. Al-i İmran, 50), Tevrat ve İncil’de müjdelenen Hz. Muhammed de diğer görevleri yanında
önceki milletlerin üzerindeki zahmet verici hükümleri kaldırmak için
(7. A’raf, 157) gönderilmiştir. Bu elçilerden her biri, devirlerinin ve kavimlerinin ihtiyaçlarını karşılayacak esasları öğretmek için gelmiştir.
Kur’an’ da “son peygamber” (hatemu ‘n-nebiyyfn) olduğu ifade edilen
Hz. Muhammed ise (33. Ahzab, 40) alemlere rahmet olarak gönderilmiştir; hedef kitlesi sadece bir kavim veya bir bölge değil bütün zamanlar ve bütün insanlıktır. Bundan dolayı onun bildirdiği esaslar hem bütün insanlığa hitap eder, hem de fıtrat ve tabiata uygundur. Allah’ın dininin son halkası olan İslam, önceki peygamberleri ve
onların getirdiği ilahi mesajları kabul etmekte, peygamberler arasında
ayırım yapmamayı Allah’ın dininin temel şartı saymaktadır. Kur’an’da
birçok peygamberin ismi ve nitelikleri sayıldıktan sonra, “İşte o peygamberler Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir; sen de onların yoluna uy.” denilmektedir (6. En’am, 90). Kur’an’ da peygamberlere verilen ilahi mesajdan söz edilmiş ve bazen bu mesaj Tevrat, İncil ve Kur’an gibi isimlerle
ifade edilmiştir. Ayrıca bazı peygamberlere verilen sayfalardan da söz
edilmiştir. İhtiva ettikleri temel mesajlar aynı olan, yani hepsi de temelde
tevhidi konu edinen bu metinlerin gönderildiği topluluklar farklı olsa bile muhatabı insandır. Hz. Adem’e verilen sahifeler, Tevrat, İncil ve
Kur’an öz itibarıyla birbirinden farklı değildir. Allah, içinde hidayet ve
nur bulunan Tevrat’ı indirmiş (5. Maide, 44), Meryem oğlu İsa, Tevrat’ı
tasdik ederek gelmiş, ayrıca bir nur, yol gösterici ve muttakilere öğüt olarak İncil’i getirmiştir (5. Maide, 46). Hz. Muhammed de kendinden öncekileri tasdik eden Kur’an’ı tebliğ etmiştir (3. Al-i İmran, 3; 5. Maide, 48).
D. Vahye/Kitaplara İman
Kur’an-ı Kerim’de her peygamberin vahye muhatap olduğu bildirilir; bunlar arasında Nuh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Musa, İsa, Eyyub, Yunus, Harun, Süleyman ve Davud ismen anılır (2. Bakara, 136; 4.
Nisa, 163). Vahiyleri bir araya getiren metinlerden ‘suhuf diye bahsedilir ve bunlar Hz. İbrahim, Musa ve Muhammed’e nispet edilir (53.
Necm, 36-37; 87. A’la, 18-19; 98. Beyyine, 2). Ayrıca Davud’a Zebur (4.
Nisa, 163; 17. İsra, 55), İsa’ya İncil ve Hz. Muhammed’e Kur’an’ın verildiği bildirilir. Bundan başka İsrailoğullarına verilen Tevrat’tan bahsedilir
ve peygamberlerin onunla Yahudilere hükmettikleri vurgulanır (5. Maide, 44). Müfessirler Kur’an’da bahsedilen “Musa’nın kitabı” ifadesini
( 46. Ahkaf, 12) genelde Tevrat’la özdeşleştirip Tevrat’ın Hz. Musa’ya verilen kitap olduğunu düşünseler de Kur’an’da bu konuda açık bir ifade
bulunmamaktadır.
İslam’a göre ilahi vahiy Hz. Muhammed’e kadar birbirini destekleyen bir içerikle insanlara aynı mesajı vermiş ve Kur’an’la birlikte peygamberler aracılığıyla insanlara yönelik vahiy sona ermiştir. Vahiy zincirinin son halkası olan Kur’an kıyamete kadar insanlığı aydınlatacak olan

E. Meleklerde İman
İslam inanç esasları arasında meleklere iman da oldukça önemlidir.
· Kur’an’ da meleklere iman konusu diğer iman esaslarıyla bir arada geçer:
Peygamber ve inananlar, ona Rabb’inden indirilene inandı.
Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. … (2. Bakara, 285).
“Elçi, güçlü kuvvetli, tasarrufta bulunan, yöneten” manalarına gelen melek kelimesi Kur’an’da seksen sekiz yerde geçmektedir. Kur’an,
meleklerin şekli hakkında iki, üç veya dört kanatlı olduklarından başka
(35. Patır, 1), herhangi bir bilgi vermemekte, onların ilke olarak insanlar
tarafından görülemeyeceğini ifade etmektedir (6. En’am, 8; 17. İsra, 95).
Yine Kur’an’da başta cahiliye dönemi Arapları olmak üzere insanların
meleklere yönelik yanlış inanç ve düşünceleri eleştirilmekte, onların Allah’a hamd eden, onu tesbih eden varlıklar oldukları belirtilmektedir.
Ayrıca onlara düşmanlıklar yerilmektedir:
Kim Allah’a meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkar edenlerin düşmanıdır (2. Bakara, 98).
Meleklerden bir kısmının adları (örneğin Cebrail ve Mikail)
Kur’an’da zikredilir. Melekleri konu edinen ayet ve hadislere dayanarak
onların görevlerini şu şekilde özetlemek mümkündür: Allah’ı takdis etme, peygamberlere salavat getirme, müminlerin bağışlanması için dua
ve niyazda bulunma, Allah ile peygamberler arasında elçilik yapma, başta peygamberler olmak üzere Allah’a yönelen mümin kullara manevi
güç verme, sıkıntılı ve üzüntülü anlarında onları teselli etme. Bunlardan
başka meleklerin, tabiatın yaratıcının koyduğu düzen (tabiat kanunları)
çerçevesinde yönetilmesinde ve kıyametin kopmasıyla başlayacak olan
ahiret hayatının tanziminde de görev aldıkları anlaşılmaktadır.
F. Kadere İman
Kader aslında Allah’ın ilim, kudret ve irade sıfatları çerçevesinde
Allah’a iman kapsamında bir konu olmakla birlikte genelde İslam alimleri kadere imanı ayrı bir başlık altında iman esasları arasında değerlendirmiştir. Kadere iman her şeyin Allah’ın İlim, İrade ve Kudret sıfatları dahilinde cereyan ettiğine inanmaktır. Kader konusunda İslam’ın
önemle üzerinde durduğu iki husustan biri, Allah’ın hükümranlığının
mutlaklığı, diğeri ise kulun iradi özgürlüğüdür. tık hususa göre her şey
Allah’ın hükümranlığı çerçevesinde oluşmakta ve cereyan etmektedir.
Allah, ilmiyle her şeyi bilmekte kudret ve iradesiyle herşeyin varlığını
mümkün kılmaktadır. İkinci hususa göre ise insan irade özgürlüğüne
sahip sorumlu bir varlık olarak iyi ile kötü arasında seçim yapabilme ve
tercihini şu ya da bu yönde kullanma özgürlüğüne sahip olmaktadır. Allah, kulun bu seçimini hangi yönde yapacağını ezeli ve ebedi ilmiyle
bilmekte ve adaleti gereği olayları ona göre yaratmaktadır.
İslam’ın kader inancında bazı geleneklerde olduğu gibi bir ön belirleme ve dayatma yoktur. Bir başka ifadeyle insanı zorunlu olarak kuşatmış olan ve insana hürriyet alanı bırakmayan bir predeterminizm İslam’ a yabancıdır. İnsan hürriyeti doğrultusunda iradesini kullanmakta
Allah da olayları bu yönde yaratmaktadır. Ancak Allah insanı tamamen
başıboş bırakmamış, ona sürekli olarak iyi ile kötü arasında yaptığı/yapacağı tercihlerinden ve iradi eylemleriyle yapıp ettiklerinden sorumlu
olduğunu hatırlatmış, bu konuda sürekli uyarıcılar göndermiştir.
İlahi ilmin insanın irade alanına giren fiillerine önceden (ezelde)
taalluk edip etmediği sorusunu kader probleminin nirengi noktası olarak görmek mümkündür. Aslında bu problemin sebebi zaman faktörüdür. Zat-ı ilahi zaman ve mekandan münezzehken insana mahsus idrak
ve eylemler bu iki faktörden bağımsız düşünülemez. Bu noktada kader
bir sır örtüsüne bürünmektedir. Esasen metafiziğin ve gayb aleminin
zirve noktasında bulunan uluhiyyet konularının tam bir açıklıkla bilinmesi mümkün olmadığı gibi bu konudaki aşırı tereddüt ubı1diyyetin gerektirdiği teslimiyet ilkesiyle de bağdaşmaz. Sonuçta kader de insanın
özgürlüğü ve sorumluluğu da bir iman konusu olarak kalmaktadır.

DHBT
22 Kasım 2020 Pazar
ÜYELİK

Üye OlŞifremi Unuttum

2018 YILI 9500 KUR’AN KURSU ÖĞRETİCİSİ, İMAM HATİP VE MÜEZZİN KAYYIM ALIMI TABAN PUANLARI 2018 Yılı 9500 Kur’an Kursu Öğreticisi, İmam Hatip ve Müezz... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15 KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2 : %40   Ortaöğreti... Devamı

Merakla beklenen 2018 DHBT sınavı 09. Aralık Pazar günü Ösym tarafından  belirlenen sınav merkezlerinde gerçekleştirilecek. Sınav sonuçları ise 04.01... Devamı

KPSS SONUÇLARI NE ZAMAN AÇIKLANACAK? ÖSYM tarafından yapılan duyuru ile KPSS sonuçlarının açıklanma tarihi netlik kazandı. ÖSYM’nin sınav takvi... Devamı

a) DHBT, çoktan seçmeli test olarak uygulanacaktır. b) DHBT’nin ilk bölümü (DHBT-1) temel din bilgisisorularından oluşacaktır ve tüm öğrenim düzeyler... Devamı

Tüm hepsinde aşağıda verilen şekilde ki gibi olacaktır.   KPSS Genel Yetenek : %15    Dini Haberlerim KPSS Genel Kültür : %15   DHBT 1 : %30   DHBT 2... Devamı